1 Nisan 2010 Perşembe

Tutsak

Üşüyorum. Ellerim, burnum, ayaklarım buz gibi. İçim ürperiyor, dizlerimde bir tedirginlik dalgası, biliyorum beni daha ne kadar taşıyabileceklerini düşünüyorlar. Güneşe bakıyorum kaldırıp kafamı. “Hani varlığınla yokluğun arasında bir fark var ya, o yok aslında!” diyorum. Sinirle, hırsla, üşüyerek.

Bir D. var içimde, görmezden gelmeye çalışmam hiç bir şeyi değiştirmiyor, bir an bile saydamlaşmıyor. Bir an bile yok olmuyor. Fersah fersah akıyor içimden, yürüdüğüm yollarda sel olup gidiyor. Gitse de azalmıyor, hiç bitmiyor. “Ne bu hüzün?” diyorum, bu kez kendime. “Ne bu bitmeyen keder, irade yok mu sende, hiç hâkim olamıyor musun kendine?”. Nasibimi alıyorum dilimden, sus pus olup giriyorum içeri, bir çay istiyorum, bir bardak da süt. Kitabımı çıkartıyorum. Sabah evden çıkarken elime ilk gelen kitabı açıyorum. Okuyormuş gibi yapıyorum. Herkesi kandırıyorum, kendimi dahi. Bir D. kanmıyor okuduğuma, bir o susmuyor yanımdan geçerken, bir o meşgul olduğuma aldanıp uzaklaşmıyor benden. Her bir cümlede bir kelime buluyor tutunacak. Haykırıyor bir şekilde varlığını. Hiç bir şey bulamazsa sayfa numaralarını kullanıyor bana karşı cephane olarak.

Sabrım taşıyor. “Ne var? Ne?” diye bağırıyorum kimseye aldırmadan ve bu kez hak eden kişiye. “Konuşmayı bilmiyorsun anladım! Susmayı da mı bilmiyorsun be adam! Sarılmayı beceremiyorsun, uzaklaşmayı da mı bilmiyorsun?”. Oturup ağlıyorum bu kez, hem sandalyeme oturmuyorum, yere çöküyorum hemen, sırtımı duvara yaslayıp ayaklarımı uzatıyorum. Ellerimle yüzümü kapatıp, hıçkıra hıçkıra ağlıyorum.

O an ne kadar küçük olduğumu bir ben bilmiyorum, bir ben görmüyorum.

Hiç yorum yok: