7 Haziran 2010 Pazartesi


Ahşap kapıyı usulca kilitleyeli 10 saati geçmiştir. Sıkıntı hissetmiyorum, üzüntü, bunalım, mutluluk, hiçbir şey. Sadece bakıyorum. Uyku, yok. Açlık hissi, bazen. Bakıyorum, görmek kaygısından vazgeçtim. Üzerimdeki siyah eteğin rengi solmuş, üzerimde bir o varmış gibi, tenim soğuk, dahası donuk. Olmak istediğim gibiyim.

Bir iki cümlecik dönüyor beynimde, neydi o neydi diyorum, tamamlayamıyorum. Şiirden midir, öyküden mi, anlatıdan mı, günceden mi bilmiyorum. Tamamlanmıyor bir türlü. Bırakmaya çalışıyorum düşünmeyi ama olmuyor, peynir kemiren fare misali…

Odada iki yatak var; tek kişilik. Neden, bilmiyorum. Pencerenin sağına ve soluna konulmuş iki yatak. Biri boş, diğerinde ben varım, o da boş sayılır kimilerince. İki yatak arasında kalan alan yatakların genişliğinden dar. Bir kitaplık var bir de, kitap dolu. Odayı ölçmek için adımlamaya başlıyorum. Yataktan geriye kalan kısım yedi adım, yatak boyumu biraz aşıyor, boyum yüz atmış dokuz santim, oda dikdörtgen, kısa kenarı ölçemiyorum, ölçmeye çalışmaktan vazgeçiyorum.

Küçük kâğıtlara aldığım notlar var, özellikle bir şey hissetmem için yazıyorum, yazıyorum ve okumuyorum. Okumak istemiyorum. İstek, istemek o kadar uzak.

Kimim ben, diyesim geliyor, cevaptan korkuyorum. Kimsin sen diyebiliyorum en fazla, sen kimsin? En önce bilmem gereken de cümlemdeki “sen” kimsin. Bilmiyorum.

Kitabın kapağında kadının resmi var, nasıl güzel. Gülümsemiş, hoşuma gidiyor, gülümsüyorum ben de. Ben de. Adı güzel. Benim de adım güzel. Benim de. O adam neden istedi bu kadını okumamı, biliyorum. Ondan önce okumuş olsaydım, ben de onun okumasını isterdim. Ben de. Kadının kaşları çekiyor ilgimi, doğal, alınmamış. Diğerleri gibi yapay bir ifade oluşmamış yüzünde. Bu sefer kendiliğimden gülümsüyorum. Benim de öyle, diyorum, ona mı, kendime mi, duvarlara mı, dünden kalma yarı dolu ince belli çay bardağına mı, bilmiyorum.

Ezan okunmaya başlıyor, saati tahmin etmeye çalışıyorum, martılar da bir feryat koparıyor ki ezanla birlikte. Bir şeyler duyabilmenin rahatsızlığıyla kapatıyorum gözlerimi. Beş gün, beş gün sonra gidiyorum.

Sonsuz bir döngünün içinde kendime aradığım yeri hiçbir zaman bulamayacağımı ne zaman söyleyeceğim kendime. Korkuyorum. Bu insanı çıldırtır. Ve kurmaya çalıştığım hayat, içinde debelenip durduğum hayat, bir gün hiç de beklemediğim bir anda benden alınabilir. Peki, bu insana ne yapar?


"Bir kedinin ne işlevi olabilir, okşanmaktan, mırıldanmaktan ve sobanın kıyısında uyuklamaktan başka? Sorumluluğuma gelince, her kedi kendinden sorumludur."
Ferit Edgü-Çığlık/Kedi ve Fare

4 yorum:

CherrybLossomgirL dedi ki...

ferit edgü'nün sıradışı anlatımına ben de bayılıyorum :)

Aylak Kedi dedi ki...

ferit edgünün anlatımı sıradışı mı? bana çok sıradan geldi, sıradanlığını sevdim.

º HicraN º dedi ki...

sadece başlık için bişey söylemek istedim, söyledim, gidiyorum.

Adsız dedi ki...

"ve o hiçbir şey demedi"