31 Ekim 2011 Pazartesi

Mustafa III

İnce belli çay bardağının içine beşinci şekeri atınca ben, duruyor:
-Elif, iyi misin? diyor.
İyi miyim?

***
Elimde nargileyle bir mesaj alıyorum Özlem'den, ne zamandır görüşmemişiz, Kadıköy'e gelmiş, beni çağırıyor. Tereddüt etmeden kalkıp yanına gidiyorum. Nasıl özlemişim.

Önce bir bardak çay içiyoruz. D.'den sonra kimseyi sevemeyişime gülümsüyor Özlem. Ordan burdan konuşuyoruz, çaylarımız bitince önce fotoğrafçıya gidiyoruz, Özlem yıldönümleri için yaptırdığı hediyeyi alıyor. Aylaklık etmeye başlıyoruz. Kadıköy sokaklarında. Sonra kitapçılara dadanıyoruz, "Şu ilerde," diyorum "k..... diye bir yer gördüm geçenlerde, oraya da gidelim." Tamam," diyor Özlem. Yürüyoruz, konuşuyoruz, gülüşüyoruz.

K....'a giriyoruz. Kitaplara bakıyoruz, bir yandan konuşuyoruz. Gözüme biri ilişiyor. Nasıl olabilir, diyorum. Ellerim buz kesiyor. Bu o mu?

Çıkalım, diyorum Özlem'e bir kaç tur attıktan sonra. Birşey olduğunu seziyor. Çıkalım, anlatırım, diyorum. Çıkıyoruz. Çaykur'a gidiyoruz, çay içmeye. Oturuyoruz. Ellerim buz. Midemde kelebekler uçuşuyor.

Anlatıyorum uzun uzun Özlem'e, Mustafa'yı. Bütün evlerelerini. Tutturuyor bir daha gitmek için. Çocuk gibi hissediyorum kendimi. Ne diyeceğiz, diyorum. Kitap sorarız, diyor, hatta uydururuz, o arasın dursun.

En sonunda Çürümenin Kitabı'nı soralım, diyorum. Tamam, diyor. Kapıdan tekrar girene kadar çocukça geliyor yaptığımız, bir şaka gibi. Ama kendimi Mustafa'nın arka tarafta girdiği bir yere bakarken buluyorum. Gitti, diyorum, şaka gibi.

Özlem onu beklemekten yana, kasadaki adama soralım, diyorum ben. Kasadaki adam kel, Mustafa'nın sık kıvırcık saçları var.

Kasadaki adam kitabın adını bile anlayamıyor. Yüzünü buruşturuyor. Yok desin de gidelim istiyorum. Mustafa gitti. Kasadaki adam "Mustafa Bey!" diye sesleniyor. Bir kaç kez "Mustafa Bey!" Midem...

Mustafa "Bey" geliyor. "Üremenin Kitabı" diyor kasadaki adam, Özlem düzeltiyor "Çürümenin".. Özlem'in arkasındayım. Korkuyorum düşeceğimden. Mustafa duyar duymaz, evet diyor, yazarının adını söylüyor, emin adımlarla bir rafa gidiyor. Bir kaç kitap çekiyor, "bitmiş" diyor, "baskısı kalmamıştı zaten, son kitabı da burdaki arkadaşlardan biri almıştı". Özlem bana dönüp "Yayınevi neydi?" diyor, "Metis" diyoruz Mustafa'yla aynı anda. Midem daha fazla dayanacak gibi değil, ellerim buz, kusmak üzereyim. "Gelmez mi," diyor Özlem, "Sorarız, ellerinde varsa yollarlar" gibi şeyler söylüyor Mustafa, baskısının olmadığını ekliyor. Çıkıyoruz.

Ölüyorum.
Mustafa...
1 Mayıs 2010
Mustafa’yla konuşmadım sonra, oysa göz göze geldik sonra da, bir şey söylemedim, o da söylemedi, söyleseydim belki, şimdi farklı olurdu ne biliyim, belki -en azından- nerde olduğunu bilirdim.
Eve geldiğimde kafamda binbir türlü şey dönüyor. Sonra bir ağlama...
Sonunda...
Sonunda...
9 Ekim 2011
Rafların arasında, artık umutsuzca Mustafa'yı arıyorum. Yok. Her bir kitabın arasında Mustafa'yı arayasım geliyor. Mustafa'yı görsem diyorum, beni hiç tanımayan o kocaman gözlü adamı, ne yapardım, hayretle ona bakar, gülümser miydim, o beni farkedene kadar bakar mıydım... Mustafa nerede acaba, keşke geri gelse Kabalcı'ya.
Eğer yürekli bir insan olsaydım giderdim Mustafa'ya. Canım, der susardım. Ondan daha fazla kimse canım değil, öğrenirdi. Ama ne yazık ki...
29 Mart 2010
—Burada böyle oturup denizi izlemek seni bir yere götürmez, dedi Mustafa gözünü denizden ayırmayarak. Ne demeye çalıştığını hiç düşünmedim, sadece bir yere gitmeye çalıştığımı düşünmesi huzursuz etmişti beni. Ona doğru döndüm hafiften. Rüzgâr sık kıvırcık saçlarını savuruyordu oraya buraya. Arada düşen yağmur damlaları da kayboluyordu onda. Ben bankta oturuyordum. O ise yanımda çömelmişti, her an kalkıp gitmeye hazır bir çömelişti bu.
Bazen yaşamak için ölesim geliyor.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Kimim ben?
Telefon çalıyor. İlk çalışta kılımı kıpırdatmıyorum. İkinci çalışında arayanın annem olduğuna dair melodiyi duyunca hareketleniyorum. Annemin sesi sıcacık. Annem.

Kimim ben, sahi?
Kanepeye geri geliyorum. Yatmıyorum bu kez, oturuyorum. Yapmam gereken birşey varmış da yapmamışım gibi hissediyorum. Birinin gelmesi mi gerekiyordu, bilmiyorum. Ev dağınık. Sigara, kahve ve çorap kokuyor. Kimsenin gelmemesi en iyisi. Kitabım nerede? Televizyonu o an farkediyorum. Televizyon açık. Televizyon izlediğimi hiç hatırlamıyorum.

Kimim ben, diyordum, evet.
Ellerim buz gibi. Ellerim neden buz gibi? Ellerim, neden? El... Banyoya atıyorum kendimi. Yüzümde kalan bir kaç renk parçası veda etmek için aynada buluşmamızı bekliyormuş gibi, o an yok oluyor. Musluğu açıyorum. Buz gibi suya değmemle kaçmam bir oluyor. Sıcak aksın diye bekliyorum. Ellerimi yıkıyorum. Yüzümü sonra. Suyun sıcaklığı geride sadece üşüme bırakıyor. Yüzümü kuruluyorum. Ellerimi de.

Hayır, mesele kim olduğum. Tüm mesele bu.
İyiyim. Hayatımın hiçbir dönemi bu kadar iyi olmamıştım. İyiyim. İyi. Bu bana birşey yazdırmıyor. Bu üşümeme sebep oluyor. Ama iyiyim. İnsan iyi olmakta vazgeçemiyor. İyi olmak en değerlisi gibi. İyiyim. İyi olmak soğuk.
Yağmur yağıyor ve ben iyi hissediyorum.
Rüzgar esiyor ve ben yine iyiyim.
Kitaba başlıyorum, iyi, bitiriyorum daha iyiyim.
Sabahları uyanıyorum, iyi.
Geceleri kafamı yastığa gömüyorum, iyi.
Otobüs bilmediğim yollara sapıyor, iyi.
Okulda herkes çok yabancı, iyi.
Okulda birileri beni öpüyor, bu da iyi.
Derslerin bazıları sıkıcı, çok iyi.
Bazıları umutsuz, ah, çok çok iyi.
Daha iyi. İyi iyi. Çok iyi.

İyi.
İyi.
İyi.

Sahi, iyi ne demek?

15 Ekim 2011 Cumartesi

Kırmızı


“Eee, ne olacak şimdi, ha?”

Aslında bir sonraki adımı merak ettiğim falan yok. İnsanlar geliyorlar. İnsanlar gidiyorlar. Canım acımıyor. Canımı acıtacak bir şey arıyorum fakat yok. Yalnızca İkinci Dünya Savaşı konulu filmlerdeki bazı şeyler. Aç karnına sigara içince de midem bulanıyor bazen. Nadir.

Kitaplar. Çaylar. Kahveler. Ayraçlar. Çok paralar. Az paralar. Bozukluklar. “Bir Radikal verir misiniz?”ler. “Hocam girebilir miyim?”ler. Çok soğuklar. Yağmurlar. “Hayır, burada öyle biri yok”lar. Çay otları. Kahve falları. Planlar. Plansızlıklar. “Ne yemek pişirsem”ler. “Bugün de gelmedi”ler. Sorgulamalar. Düşünmeler. Düşünmemeye çalışmalar. Sakin olmalar. Mektup yazmalar. Kitap okurken uyuya kalmalar. 

...

12 Ekim 2011 Çarşamba

Migren

22:30-16:30.
Tam 17 saat.

9 Ekim 2011 Pazar

Bir Sana Bir de Bana

Zedka'ma..

Gözlerimin etrafında hiç çizgi yok. Gülerken var. Normalde yok.

Rafların arasında, artık umutsuzca Mustafa'yı arıyorum. Yok. Her bir kitabın arasında Mustafa'yı arayasım geliyor. Mustafa'yı görsem diyorum, beni hiç tanımayan o kocaman gözlü adamı, ne yapardım, hayretle ona bakar, gülümser miydim, o beni farkedene kadar bakar mıydım... Mustafa nerede acaba, keşke geri gelse Kabalcı'ya.

Mustafa'yı bulamayınca çıkıyorum kitapçıdan. Karşıya geçiyorum, motorlara doğru yürüyorum. Her yer çok kalabalık. Deniz bir harika. Rüzgar esiyor. Motora yetişiyorum. Yer yok, ayakta geçiyorum ötegeçeye. Üsküdar bile çok kalabalık. Eve yürüyorum. Evin sessizliğinde bir huzur buluyorum. Kapıda mektup var. Mektuplar...

Biri daha önce çok mektubunu okuduğum, artık harflerini tanıdığım adama ait. Diğeri yazısını ilk kez gördüğüm küçük bir kadına. Biri "Öyle işte, kendine iyi bak" diye bitiyor. Diğeri, "Öpüyorum seni" diye bitiyor, yanağımda hissediyorum o öpücüğü. Gülümsüyorum. Küçük kadını okumaya başlıyorum önce.

"Kedim," diye başlıyor mektup, "Bir kalabalık toplanıyor önümde. Sadece görmüyorum." 

Mektubu yolladığı için onu kucaklayasım geliyor. Hemen kalkıp cevap yazmak istiyorum. Sonra durduruyorum kendimi, içime sinsin diye mektup, zaman veriyorum kendime. Otomatik Portakal'ı okumaya devam ediyorum kaldığım yerden. Kaldığım yer, şöyle devam ediyor:



Böylece şimdi, bu gülümseyen kış sabahında, kopkoyu çayımı süt ve kaşık kaşık şeker atarak içtim, tatlıya bayılırım da, ayrıca zavallı anacığımın bana pişirdiği kahvaltıyı da fırından çıkardım. Kızarmış bir yumurtaydı o kadar, ama ekmek kızarttım ve gazete okurk...

Sabah yağmur sesiyle uyanıyorum. Açık pencereden mis gibi kokusu üstüme oturuyor yağmurun. Kolumun altında ezilmiş kitabı alıyorum, arasında Monroe ayracını tekrar yerleştiriyorum. Hayat çok hafif geliyor o anda. Kalkıp çay koyuyorum. Limonlu kekten bir dilim kesip, çayımla içiyorum, pencerenin kenarında.

Şimdi cevap veriyorum, evet değiştim. Öyle güzel ki...

Mayıs Sıkıntısı / Bir Zamanlar Anadolu'da




4 Ekim 2011 Salı