17 Eylül 2012 Pazartesi

"Nerden baksan tutarsızlık / Nerden baksan ahmakça"

Kötü.
Durumu özetleyen müthiş kelime bu: Kötü!

Beckett'ın Murphy'sinin içime oturmasında şaşılacak birşey elbette yok. Bu adam bizi delirtmek için yazmaya and içmiş vakti zamanında. Ama sonuçlar hep bir çuval dolusu cevapsız soru oluyor, ya da bir koca ağız dolusu küfür: Godot'yu da Murphy'i de...!!

Aslında erkenden uyandım bugün, 9 buçuk olmamıştı. Çok bile uyumuşum. Bir haftaya yakındır elimde olan kitabı okurken tekrar uyuyakalmışım. Sonra 12'ye doğru yine uyanıp 2'ye doğru tekrar uyumuşum. Uyandığımda günün yarısı bitmişti, kitap da bitmek üzereydi, bunun hoşuma gittiğini sanmıyorum. Başımdaki ağrı gözlerimden fışkırıyor. Yine de dünden iyi olduğumu düşündüm sanırım, en azından okuyabiliyor, kalkmak isteyebiliyorum.

Dünün gözde kelimesi: Berbat!
Kelimenin tam anlamıyla berbat!

Gelmeden önce "aile insanın kaçamayacağı ego savaşlarını yaşatan bir topluluktur" derken bugün "aile kürkçü dükkanıdır" diyebiliyorum. Dün bütün kayıplara rağmen arayıp ulaşamadığım babam, telefonunu açmayan annem, akşam peşpeşe seslerini duyurunca üzerimden, daha çok boğazımdan bir öküz kalktı.

Ben kötü bir insan değilim.
Yalnızca insanlara özellikle de haddini aşan insanlara tahammül edemiyorum.

Burada, evde eksik olan oyun şüphesiz satranç! Yine oynayacak birileri yok elbet fakat romanın koca bir sayfa dolusu hamle serişinin karşısında zihnimin kitlenmesi ve "bana bir satranç tahtası lazım!" diye hönkürmem en kısa zamanda ya bir tane satın almam ya da evdekini alıp buraya getirmem gerektiğini farkettirdi.

Şimdi, güneş salonu terkettiğinde ancak kalkıp çay yapabildim, ancak bardağa doldurabildim, ancak Behzat Ç.'yi kapatıp Bakunin ve onun göz dolduran yaşam hikayesini anlatan kitabı elime alabildim.

Sonuçta elimde hep bir kitapla kalakalıyorum ben. Hep daha fazla kırılmaz dediğimiz kalbin bir parçası daha un ufak edildiğinde sonsuz bir döngü içinde yaşamaya mahkum edildiğimizi ve gözleri kapatıp zihni temizleyip tipine koyulasıca Godot'nun gelmesini beklemekten başka çare olmadığını farkediyorum. Ediyorum da içim rahat ediyor mu? Gözlerimden fışkıran ağrı diniyor mu?

Eylül sonra.
Rüzgarlar estiriyor.
Yine de fazla sıcak.
Eylül gibi değil de sanki ... Zaten hiçbir şey olması gerektiği gibi değil.

Söylemek istediğim son şey çarşambayı bekliyor olduğum. Sadece 19 Eylül'e yatçaz kalkçaz yatçaz kalkçaz mesafesinde olduğumu düşünüp mutlu oluyorum. Başka da hiçbir şey yok.



Hiç yorum yok: