16 Ekim 2012 Salı

Margit Schreiner - Hayal Kırıklıkları Kitabı

Bir kitabın adı neden Hayal Kırıklıkları Kitabı olur? Ve ben nasıl olur da alırım onu? Metis'ten çıktığı için mi? Bilmiyorum, hatırlamıyorum. Karamsar bir ergenin ilgisini çeker belki bu kitap. Kapağı koyu gri, üzerinde bir ağacın dalları ve üzerindeki kuşların siluetleri. 

Onca zaman önce alınmış bu kitabı niye şimdi okudum? Onu da bilmiyorum. 
Bir kitabın adı neden Hayal Kırıklıkları Kitabı olur? Büyük ihtimalle bir aşk hikayesi anlatıyordur, ya da acılar içinde kendince kıvranan bir insan hikayesi.

Bir hayatı anlatan bir kitabın adı neden Hayal Kırıklıkları Kitabı olur? Çoğunlukla doğumu takip eden dönemle ölüme yaklaşan dönem.

Soğuk Savaş döneminde Linz'de yaşayan bir ailenin tek kızı. Doğu bloğunda yaşayan bir üvey kızkardeş bir süreliğine hayatlarına dahil olsa da kız evinden ayrılana kadar üç kişilik bir aile içinde varolmaya çalışıyor. Biraz hayalperest. Sanırım onun en belirgin özelliği de bu, kanepeden trenler yapıp Avrupa'yı dolaşan, kava kaçıran bir botla Pasifik'i geçen bir hayalbaz kız. Çocukken farkındalıklarımızın haddi hesabı yok sanırım. Daha iyi mi anlayıp çözümleyebiliyoruz içinde yaşadığımız dünyayı bilmiyorum. Çocukluğuma dair hatırladığım şeyler kısıtlı, karşılaştırma yapamıyorum. Schreiner'in kitabını okutan şey de bence bu, daha ölümün kapısına dayanmamış bir kadın olarak, ölümün kapısına dayanmış bir kadının nasıl hissettiği çok iyi yazabilmek ya da bir bebeğin hareketlerini düşüncelerini tahmin edebilmek, yorumlayabilmek. Kitaba başladığım günün gecesi ruh halimden olacak kitapta kaldığım yeri açıp yüksek sesle, komşularım şikayete gelecek diye korkmadan bir kaç sayfa okuyup ardından ağlamaya başlamam ne kadar benimle ne kadar Schreiner'la ilgili bilmiyorum.

Schreiner inanın içinde bulunduğu durumla çevresinde yaşanan olayları kendi içindeki algılayışını çok iyi yakalamış bana kalırsa. Ve yazarken fena halde etkilendiğini düşündüğüm aklıma gelen yazarlar da fena halde sevdiklerim:

Yürümesini, yemek yemesini ve konuşmasını öğrenir, bunun amacını sorarız kendimize. Dil, tarih ve coğrafya, matematik ve fizik öğrenir, bunun amacını sorarız kendimize. Aşık olur ya da olmaz, evlenir ya da evlenmez, çocuk yapar ya da yapmaz ve bunun amacını sorarız kendimize. Tembel tembel yatar, gezintiye çıkar, görevlerimizi yerine getirir, okur ve bunun amacını sorarız kendimize. Yaşar ve bunun amacını sorarız kendimize... Bir tek ölürken her türlü soru gereksiz hale gelir. 

Dünya kararmıştır. Nesneler bulanıklaşır. Sesler giderek uzaklaşır. Ansızın korkunç bir sessizlik çöker. Mutfak ardiyesindeki kurabiye kutularının üzerindeki siyah saçlı kadınlar dans etmeyi keser ve kızgın kızgın sana bakarlar. Pembe, kırmızı, sarı ve siyah reçel kavanozları sırayla raftan yere düşüp ses çıkartmadan parçalanır, reçeller yoğun, yapışkan, yekpare bir kütle oluşturur, hızla yayılır, seni yutmak için üzerine üzerine gelir. Aynı zamanda dört bir yanda seni altına alacak yapışkan, pis kokulu çöp dağları meydanda belirir, çağlayanlar birden durup devasa su kütleleriyle seni ezebilmek için ortaya çıkmanı bekler; siyah ayılar ve kutup ayıları yan yana durmuş korkunç pençelerini sana doğru uzatırlar. Açık mavi renkli, uçsuz bucaksız denizin ortasında yüzen bir buz parçasına kaçar ve bütün hayatın boyunca karşılaşacağın yalnızlığın tamamını bir kerede yaşarsın. Çünkü suçluluk duygusunu öğrenmişsindir.

İçinde bulunduğum alacakaranlıkta kızım eriyip benimle, bense annemle bir oldum. Erkekler, kocaman elli bir tek erkekte birleşti, çeşitli manzaralar eriyerek tek bir manzara haline geldi, günler iki yıla ulaşana kadar eridi, saniyeler topaklaşıp günlere dönüştü. Bunların içinde herşey hapsoldu ve hareketsiz kaldı. Ama böylelikle aslında herşey hazır hale geldi. Tüm yaşamım hareketsizce karşımda duruyordu. Olduğum, olabileceğim herşey içimdeydi. Ama başkalarının da oldukları ve olabilecekleri de öyle. Tüm bunların adı artık "ben"di. "Ben"in de benimle bir ilgisi yoktu. 

Hiç yorum yok: