27 Şubat 2012 Pazartesi

Uyuyan Kadın -V-

Yine böyle bir günde, biraz daha önce, biraz daha sonra, bir şeylerin yolunda gitmediğini, açık konuşacak olursak, yaşamayı bilmediğini, hiç bilmeyeceğini şaşırmadan keşfediyorsun.

Hayır sen kötü bir insan değilsin. Hiçbir zaman kötü bir insan olmadın. Karar vermekte zorlanmaların insanlara zarar veriyor ama en çok sana. Hiçbir insanla tanışmak istemiyorsun artık. Sen istemedin ki gelsin yanına. Sen istemedin seni sevmesini. Sen değildin.

Gözlerin sızlıyor. Mutsuz değilsin. Umutsuzluğun dibini görüyorsun. İnsanlar sana ulaşmaya çalışıyorlar. Cümleler kuruyorlar. Yapman gereken şeyleri söylüyorlar. Olman gerekeni söylüyor bazısı. Bazsısıysa hiç olmadığın ama olduğuna inandıkları kadını anlatıp duruyorlar. Hiçbiri aslında senin ne istediğini, ne hissettiğini, neyin hayalini kurduğunu, neyi beklediğini sormuyor. Kimse seni dinleme zahmetine girmiyor. Sen uykuya sığındığında, o adamı* hatırlıyorsun, uyuyamayan o adamı. Sen bir şekilde uykuya sığınıyorsun. Tavandaki çatlakları sayan o adamsa uykusuzluğun pençesinde kıvranıyor. Sen ölmemek için direniyorsun. Bütün davranışların basite çalıyor. Sen kendini görmemek, yaptıklarını ve en önemlisi yapmadıklarını bilmemek için gözlerini kapatıyorsun. Ve bilincinin gözlerini de.

Uyandığında herşeyin değiştiğini görmek istiyorsun. Etrafına baktığında anlamlı gözler görmek istiyorsun. Her seferinde daha büyük oluyor hayal kırıklığın. İnsanlar sabahları, güneş ışığını neden sevmediğini anlayamıyorlar. Seni damgalamaya çalışıyorlar, karanlığından dem vurup bir de seni o kuyudan çıkaracak yolları önüne sunuyorlar. Lütfediyorlar. Miden bulanıyor. Uzun zaman sonra, vurdumduymazlığın perdeleniyor, uzun zaman sonra miden bulanıyor. Uyuyamıyorsun. Gözlerin sızlıyor. Ağlamak istiyorsun. Ağlayamıyorsun.

Miden bulanıyor.
Çığlık atmak istiyorsun. Sesinin sonuna kadar bağırmak istiyorsun.
Ama olmuyor.
Bir şekilde. Hiçbir şey. Olmuyor.

Sen bir aylak, bir uyurgezersin, bir istiridyesin. Tanımlar saatlere, günlere göre değişiyor ama taşıdıkları anlam az çok belli: Yaşamanın, harekete geçmenin, birşey yapmanın pek sana göre olmadığını hissediyorsun; sadece sürüp gitmek istiyorsun, sadece bekleyişi ve unutuşu istiyorsun. 

*

13 Şubat 2012 Pazartesi

Feyyaz Kayacan - Bir Deli Değilin Defterleri / Clint Eastwood - Atalarımızın Bayrakları & Iwo Jima'dan Mektuplar

İçimin karışık olduğu dönemlerde hep doyumsuz oluyorum kitap konusunda. Beş-altı kitabı birden okuyorum. Tahammül edemez ya insan uzun zaman aynı şeye, öyle. Bir Deli Değilin Defterleri'ni neredeyse bir yıl önce ağbim vermişti okuyayım diye, ne zamandır da okumak niyetinde olduğum halde bir türlü alamadım elime.

Sivas'a giderken yanıma aldım kitabı. Okuyacaktım niyette. Ordayken ilk öyküyü dahi okumadım. Geri geldiğimde başladım okumaya. Kısacık bir kitap, bir solukta bitiveriyor. 

Türk Edebiyatı okumaya başlamam D.'yle başladı sanıyorum. Yusuf Atılgan ve Tezer Özlü'yle. Şimdi Feyyaz Kayacan'ın beş öyküsüyle anladım ki çok geç kalmışım. Bu kadar iyi olacağını okumaya başlarken de tahmin edememiştim açıkçası ki öykü okumakla ilgili ciddi problemlerim var. Tadı damağımda kaldı kitabın daha çok olsaydı keşke öyküler.



CAN ACILARIM HER TAŞIN ALTINDAN ÇIKAR OLDU. s.33

Bir Deli Değilin Defterleri kitabın üçüncü öyküsü. Daha çok olmalı, daha çok olmalı diyorum fakat öykücülüğüne diyeceğim hiçbir şey yok Kayacan'ın, tam kıvamında öyküler. Bizim Deli Değil olmayan karısını düşleyip özlüyor hastahanede, doktor zaten düşman oluyor "senin karın yok" diyerek. Hele sol eli, o sol eli yok mu?! Hep o sol elinin başının altından çıkıyor. Deliyle dahi arasındaki o ince çizgide gelip gidiyor bizim deli değil. Hayır o deli değil, kendisinin de hep söylediği gibi. 

Dün de geldi. Onla birlikte cımbızımsı bir ışık sızdı içeriye. Bu ışıkla sözde içimdeki karanlığın kılını çekecek, kapaklandığını söylediği kişiliğimi herkesinkine benzer bir göze, bir ağıza, bir bilince kavuşturacak. Ama herkes ne demek? Gözler birbirine benzemez. Ağızlar başkadır. Bilinçler de öyle. Herkes, değişik kişileri kapsayan bir sözdür. Amasya elması ya da engürü armudu değiliz ki hep bir kalıptan çıkmış olalım. Birbirimize benzeyelim. Delilikler bile birbirine benzemez. Bu son lafları doktorun önünde edecek olsam hemen elkışlar beni. Aferin, der, bak artık sen de anladın. (s.25)
Güneş açmıştı bahçede. Budalalıktı onunkisi. Ne yaptığını bilmiyordu. Aydınlatacak daha başka bir yer bulamaz mıydı? Hiç kimse ışık tutmasın, şamdancılık etmesin acılarıma. (s.36)
Dün gece  uyandım. Karanlıkta sol elimin kıkır kıkır güldüğünü duydum. Uykuyu bile siper edinmemi istemiyor. Oysa bir uykusuzluğun düşünü görmekteydim rüyamda. (s.37)
Burası en çok hoşuma giden yerdi sanırım defterlerde:
Sözcüklerin ta ardında, uzağında bir yere gitmek isterdim, alacaklı kuşkuların,beynimde bağdaş kuran uykusuzlukların derilmediği. Başımı sokacak bir boşluk arıyorum. Konuşmayan, düşünmeyen, yazısız, alfabesiz bir boşluk.
Mutsuzluğun geliri olmamalıdır sözcükler. (s.39) 
BANA BAKIN BENİM ADIM GİZLEM VE BEN DE MUTLU OLMAK İSTİYORUM 
Gizlem'in kelime anlamını bilmiyorum. Ben de çağrıştığı şeylerin yanı sıra öyküdeki Gizlem karakterinin yarattığı anlamla kalsın zihnimde, ötesine gerek yok. Bazen insanların anlam yüklediği kelimelerin yine bazı insanların canını çok yaktığını düşünüyorum. Geri zekalı! Evet. Aslında sadece zihinsel bir özrü tanımlaması gerekirken ne kadar aşağılık bir sözcük oluvermiş. Gizlem geri zekalı. Annesi onun bebekken bir sabah delirdiğini düşünüp acele elden doktoru arıyor, doktor geldiğinde mışıl mışıl uyuyor Gizlem, uyandığındaysa herşey normal. Sekiz yaşına kadar hiçbir sorun yok hatta. Bu sekiz yıllık dönemi annesi, sonradan yaşayacağı cehennemin cenneti olarak görüyor. Annesi, tuhaf, felsefe okumuş bir kadın. Adının Seda olmasının da bir anlamı var bence. Gizlem hırçın, onu, günlüklerini okurken "ben de mi geri zekalıyım acaba" diye düşünmedim değil. Olabilir. Üst düzey bir bencilliği var Gizlem'in ve bence Kayacan normal insanlara gönderme yapıyor. Gönderme yaptığı fikri içimi gıcıkladı, kovmak istedim, "bakın böyle yapan insanlar ancak geri zekalılardır, böyle davranmayın!" der gibi.

Gizlem yalnız. Yalnız olmak istemiyor fakat ne zaman yanına biri gelse onu kaçıracak herşeyi yapıyor. Pek tabii farkında olmadan. İnsanların hayatında kendisinden daha önde hiçbir şeyin bulunmasını istemiyor. Arkadaşları kaçıyor bir müddet sonra ondan. Geriye kalan hep annesi, ve en çok yıpranan tabii ki annesi. Bütün samimiyetine rağmen Gizlem'in kendince en büyük düşmanı da annesi.

-Hayır doktorun saptaması yerindeydi. Bugün için de tutarlı. Yalnız bir yere dek. Gizlem hala sekiz yaşındaki bir kızın ağzıyla, sesiyle konuşuyor. Ama sesini unutup, içini haykırırken dile getirdiği anlatı, hatta açıklama düzgünlüğü ve zenginliği üzerinde duracak olursan durum değişiyor. Kişiliğinin olgunluktan hiç de yoksun olmadığını görüyorsun. Ama bir acının bir mutsuzluğun olgunluğu. Beni allak bullak üzen, yüreğimi parçalayan işte bu dengesizlik, uyuşmazlık. Gizlem'in kendini anlatırken, içindeki düğümlenmeleri dışlarken doğru sözlükleri bulmakta hiç güçlük çekmeyen Gizlem'in olgunluğu ve ona koşut giden çocuksuluğu ve geri zekalılığı. Geri zekalılığı, bu iç tıkanmalarına çıkaryol bulmak isteyince baskın yapıyor. Yani çıkmazlarını görecek denli zekası var. Ama görmekle yetinmek istemiyor. Gidermek de istiyor. O zaman kendini zorluyor. ... Herkesin içinde boşluklar çıkabilir, görünebilir. Bunları zamanla doldurmanın yolu vardır. Bir yaranın kapanması gibi. Bir de doldurulamaz türden boşluklar var. Gizlem'inki bunlardan. Ama direniyor işte. Direniyor. Yaşamadan yana bir inatçılıktır ki hakkıdır bence. Güncel diyebileceğimiz boşlukları bile kaçımız doldurabiliyoruz? Yüzümüze gözümüze bulaştırıyoruz herşeyi. ... (Seda) (s.83-84) 
Bellek çok garip bir araç. İnsan kendi yanlışlarını, olumsuz davranışlarını kendi bilinci önünde eleştirmeye giriştiği zaman, bellek dosyalı bir soruşturma memuru gibi çıkageliyor. Kişi çoğunlukla kendine yönelttiği eleştirilerde yumuşaklığa eğilimlidir. Bellek o hakkı pek tanımıyor bize. Kaçamak yollarımızı kapatıveriyor, yadsınması olanaksız gerçekleri yolumuza sererek. (s.96)
Diğer üç öykü kısa, ama önemsiz değil, hoş. Hiç umulmadık yerde öyle cümleler çıkıyor ki karşınıza kalıyorsunuz öyle bir dakika. Herşeyiyle özel bir kitap, gerçekten.

***



Iwo Jima'dan Mektuplar'ı izledim ilk başta. Filmlerin konusu bariz, ama ikisinin beraber olmasıyla ilgi birşey bilmiyorum dvd içindeki bölümü izleyene kadar.

Meğer ilk önce Atalarımızın Bayrakları yapılmış. Eastwood bu filmi yaparken konuyu bir de karşı taraftan anlatmak istemiş. II. Dünya Savaşında Amerika'nın Japonlar'ın Iwo Jima'ya girişini ve yaşanan kanlı savaşı hem Amerikalılar gözünden hem de Japonlar gözünden anlatan filmler. Fikir bayağı hoşuma gitti öğrendikten sonra.

Iwo Jima'dan Mektuplarda öyle birşey var ki bir yere kadar normal bir savaş filmi izliyoruz. Çekimleri, karakterleriyle film sarıyor insanı. Bitişine yakın evet iyi bir savaş filmiydi de, iz bırakmaz ki bu bende diyecek oldum, son darbe ondan sonra indi. Eastwood tarzı çarpıcı bir son, beklenmedik mi demeliyim, bilmiyorum ama öyle bir çarpıyor ki tek bir sahnesiyle, kalakaldım ben.

Japonlar savaş daha başlamadan hiçbir şansları olmadıklarını biliyorlar kazanmak adına. General Kuribayashi'nin bu göreve atanmasından memnun değiller, ama bu savaşı onurlu, gerçek bir mücadele haline getiren Kuribayashi oluyor.. Herkesin karşı çıktığı ve umutsuz bir çaba olarak gördüğü tekniğiyle uzun süren bir mücadelenin kaynağı oluyor.

Kuribayashi'nin savaş öncesi Amerikalılarla olan ilişkisi de başka güzel bir ayrıntı. Toplantıda Amerikalı bir kadın soruyor Generale, Amerika ve Japonya'nın da içinde bulunduğu bir savaş çıksa ne yaparsınız, diye. Kuribayashi iki ülkenin çok iyi müttefik olacağını söylüyor. karşı karşıya geldiklerinde ülkesinin şerefi için savaşacağını da ekliyor ama iki ülke arasında çıkacak bir savaş ona uzak bir ihtimal gibi görünüyor. Bir başka ayrıntı ise aynı toplantıda ona hediye edilen bir Amerikan silahını Iwo Jima savaşı boyunca belinde taşıyor olması.

Üzerinde durulması gereken bir başka karakter Saigo. Evinden, hamile karısından alınıp savaşa katılma sözümona onuruna erişiyor. Onun karısına yazdığı mektuplar o kadar güzel. Onun mücadelesi o kadar güzel. Onun hayalleri o kadar güzel. Onun Kuribayashi'ye olan inancı, güveni ve sadakati o kadar güzel. Ve zaten filmi anlamlı yapan şeye sebep oluşu ...



Atalarımızın Bayrakları kurgusal açıdan daha yoğun bir film. Adada yapılan savaşın yanı sıra savaşın halk üzerinde yarattığı psikoloji ve parasal yardım sağlamak için kullanılması -acı ama gerçek- çok güzel verilmiş.

Bir fotoğrafla başlıyor herşey. Zafer simgesi olarak Amerikan bayrağının Iwo Jima'ya dikilişini gösteren bir fotoğraf. Savaştan bıkmış halkın bir fotoğrafla yeniden umutlanması amaçlanıyor. Başarılı da. Olayın trajikomik yanı ise aslında fotoğraftaki bayrağın dikilen yedek bayrak oluşu ve o fotoğrafın dikilmesinden sonra savaşın 35 gün daha sürmesi. Ve kahraman olarak ilan edilen kişilerin bile yanlış olması. Yaşayan üçünden en çok dikkat çeken Kızılderili Ira. Ira içlerinde belki de en şereflisi belki tek kahraman bana kalırsa. Bir tek o kabullenemiyor olanları, kendilerini kahraman edilmesini, bütün o savaş saçmalıklarını.

Bir şekilde savaşlar toplu bir yenilgiyle sonuçlanıyor. Ölen insanların yanında boylu boyunca yatan insanlık ve bütün o kahramanlık zırvaları...
Bu film aslında madalyonun öteki yüzü.

Kahramanlar bizim yarattığımız, ihtiyacımız olan kişilerdir.

10 Şubat 2012 Cuma

İşbu Masal Bir Çaresizliğin Göstergesidir.


Alice ortaya çıkar çıkmaz cellat, Kral ve Kraliçe sorunu çözsün diye ona döndüler. Her üçü de fikirlerini Alice'e anlatmaya çalıştılarsa da, hep bir ağızdan konuştukları için ne 
dedikleri anlaşılmıyordu.

Celladın fikri şöyleydi; gövdesi olmayan bir kafa kesilemezdi, 
zaten daha önce böyle birşey yapmak zorunda kalmamıştı ve bu yaştan 
sonra da yapmaya niyeti yoktu.

Kral'ın fikri de şöyleydi; kafası olan herşeyin kafası kesilebilirdi 
ve bu konu hakkında daha fazla saçmalamanın anlamı yoktu.

Kraliçe'nin fikri ise şöyleydi; eğer bir dakika içinde bir 
sonuca varılmazsa, oradaki herkesin kafası kesilecekti.

Birden düştü aklıma öyle birden düşer ya insanın aklına. Öyle birşey. Meğerse çoktan tanışmışız. Önce uzaktan uzaktan bakışmışız, sonra bunu aşağılayarak konuşmuşsun benimle burnun Kaf Dağında. Vay edepsiz! demişim içimden ve -pek tabii- sen bunu duymamışsın. Çünkü sen bunu duysan o sarsılmaz kendine güvenine çomak soktuğumu hissediverip huzursuzlanacaksın ve bu da benim işime gelmez. Koynumda huzurla uyumalısın. İşte efendime söyleyeyim, bir kaç şiir okumuşuz, sonra bir kaç Bülent Ortaçgil şarkısına tav olmuşum. Uçuyorum Necdet! kıvamına gelmişim ama meğerse senin incecik bir bıyığın yokmuş. Yazık, oysa ben saçımı uzatıp kabartmaya pek meraklıymışım.

Ertesi günü, bir kaç ertesi günü sonrasında ya da, evimde otururken ben dalıp dalıp seni, beni, senle beni düşünüp gülümser olmuşum. Hatta bensiz seni ve dahi sensiz beni düşünüp iğrenir gibi yüz buruşturmuşum. Oldu olacak bir de kuralla uyup birbirimize sözler verseymişiz! Daha nelermiş! Buradan bakınca gökyüzü lacivert, dahası karlar uçuşuyor.

Sonra gerek çay demlemelerimiz gerek ayık kalmak için şekersiz acı kahvelerimiz olmuş. Tam takırmış herşey. Koluna da çok yakışıyormuşum hani. Tü tü tü maşallah! dedirten cinsten. Ama sen bu konuları o zaman da anlamamışsın. Evet sen hep böyle bir adammışsın.

Tabii ki film izlemeyi çok seviyormuşuz, soru mu bu şimdi! Ama sen benden bir adım ilerdeymişsin, şimdiki gibi. Hem senin gözlerin yeşil miymiş neymiş. Ben de hep yeşil gözlülerden hayır gelmez ııııı, der dururmuşum. Her bir can sıkıntımı gözlerinin fettan yeşiline kabahat bulurmuşum. Gözlerinin hangi renk oluşunun aslında bir önemi yokmuş, kendini beğenmiş bir insanmışım çünkü ben, baktım mı kendimi görsem yetermiş.

Hem kapımın önünde ayakkabılarının görmek istermişim ben! En işlek caddelerin kuytu yerlerine damgamızı vurup evimize dönmüşüz. Sonra o odalı fotoğraf çekimlerine girmiş, komikli fotoğraflara sahip olmuşuz.

Bilemiyorum, Ahmet Abinin bu hikayenin neresinde olduğunu. Alaaddin var hem onu nereye sıkıştırmışız? Gerek kedili çay bardakları, gerek üzerine şiirler yazılmış uçurtlar, gerekse beraber yaptığımız binbeşyüz parçalı puzzlelar yerli yerindeymiş.

Güzel miymişiz neymişiz.
Geriye kalan korkuyla mı yaşamakmış? Gerisini sen anlat, elimizde diye mutlu mu olmuşuz, kaybederiz diye korkmuş muyuz? Ben Frida, sen Diego olmuş muyuz?


9 Şubat 2012 Perşembe

Tous les Matins du Monde ve Cümleler Cümleler



"Kedisi sokağa kaçmış
Biriyim ben ve içimde
Kekeme bir kuş
Ötüyor ötüyor ötüyor"









Film bittiğinde neredeyse akşam olmuştu. Hani o, ne aydınlık ne karanlık dakikaları var ya gökyüzünün, insanın içini boğan, o zamanlar. Ben de kendimi nostaljik görünümlü radyomun müziğine bıraktım, çayımla beraber.

7 Şubat 2012 Salı

Noviembre

Oturduğum yerden ahkam kesiyorum. Çoğumuz öyle. Bazısı daha cesur. Bilmiyorum.
Tam da umut dolmuşken, bu kadarı çok fazla.


Bir adamın kuralları yıkarak yapmaktan zevk aldığı işi başka türlü yapmaya çalışması. Başka türlü, iyi bir tanımlama mı, emin değilim, belki de özünü demem gerekirdi. Adam, Alfredo, tiyatro sanatçısı, bu işi put gibi oturmuş onu seyredip parasını ödeyen seyircilerin karşısında yapmayı reddedip, sokaklara çıkıyor arkadaşlarıyla. Seyirciyi, seyirci olduğunu bilmeyen seyirciyi, oyunun bir parçası haline getiriyor. 

Son sahne. Olan biten herşeyin aslında belki de hiç olmadığı. Dünyayı değiştirmek isterken kendini değişmemek için zorlarken bulmak.
Hayat.