19 Nisan 2016 Salı

vakit tamam

Harry Clarke, Faust'un 1925 yılı baskısı için çizimi.

metrodayken bir zamanlar yaşadığım her anı o anda yazmaya başladığım dönemi düşündüm. yazmazsam eksik kalırdı. bir şekilde beynimde tekrar ediyordum anları. yaşamımı bir adım geriden kendi cümlelerimle takip etmek belki yeniden yerleştirmekti yaptığım. bundan keyif alsam da ortaya hep temelinde acı dolu metinler ortaya çıkıyordu. şimdi, üzerinden bir iki seneden daha fazla geçmeden alışkanlıklarımın nasıl yok olduğunu görüyorum. bu bir aydınlanma değil, o zamanlar başkalarının yaşamına karşı duyduğum umarsızlık kendi yaşantıma da bulaştı. anlarımın kutsaliyetine artık inanmaz oldum belki. en son iki gece önce belki beş dakika boyunca zihnimde duydum cümleleri. herşey yerli yerinde bir ben değilim. bulunduğum ortama ait değilim. masanın üzerindeki şarap lekeleri de elini tuttuğum adam da dinlediğim müzik de esen ılık rüzgar da bana ait değil. 

bazı kitapların -elbette diğer bazı şeylerin de- zamanları vardır. zihnin olgunluğu yeterli değil, zaman gerekir dolayısıyla yaş. bir heyecanla "bana bu kitabı tavsiye ettiler aldım okuyacağım" diye gelen insanları, belki büyük bir gaddarlıkla "hayır okuyamazsın, o kitap için hazır değilsin" diye cevapladığım çok olmuştur. ama bu kendim için de geçerli. elim ne zaman proust'a gitse aynı tepkiyi verdim bir zaman. joyce için hazır hissetmedim epeyce. faust ise yana yakıla uzak durduğum kitaptı. faust filmleri izledim hakkında yazılanları okudum fakat bir türlü o cesareti kendimde bulamıyordum.

neden bilmiyorum, bir anlık cesaret, geçtiğimiz gün elime faust'u aldım.
sanırım üçüncü sayfadayım. her bir cümle uzayıp bir kaç yüz sayfa oluyor zihnimde. hissettiğim duygu -hayranlık çok eksik bir kelime- burnumun direğini sızlatıp gözümde yaşlar biriktiriyor. içinde bulunduğum durumu anlatabilmekten acizim.

metrodayken, daha sonra, bunun neden gerçekleştiğini sordum kendime. nasıl oldu da faust'u elime aldım.

....

nietzsche merkezli bir tez yazmaya başladım. nietzsche'yle bunca içli dışlı olduğum bir zamanda goethe'ye bulaşmak akıl karı değil bence. ama bir şekilde çaresiz bir yönelim gibi, bir mecburi istikamet. walter kaufmann'ın insanı anlamak II olarak çevrilen kitabının önsözünde nietzsche'nin goethe'yle nasıl bir ilişki kurduğundan bahsediyor. bir tokmak başıma iniyor ve ben elimdeki bu iki adama bakıyorum. stefan zweig'ın insanlığın yıldızının parladığı anlar kitabında goethe'yle ilgili yazdığı bölümü anımsıyorum. işler daha da karışıyor.

.....

şu anda elimde olan adamlar bunlarken ben günde en fazla bir kaç cümle ekleyerek, olaylardan ibaret basit mi basit bir öykü yazıyorum. bu benim kaçışım oluyor, sorgulanmadan akan zamana katılışım oluyor. nefes alıyorum. aslında herşey bu kadar basit, korkma, diyorum kendime.

bu basitliği bir de süheyla kedinin kumunu temizlerken yaşıyorum.
yedik içtik, sıçıp gidiyoruz.


2 yorum:

mızıka dedi ki...

Çok sevdim bu yazınızı.ve aklımda bir çok satırın altını çizdim.

Elisabeth Vogler dedi ki...

çok naziksiniz, çok teşekkür ederim.