“Yani sen neden bu kadar ısrar ediyorsun anlamıyorum.”
Cümle beynimde yankılanıyor günlerce.
“Ben sana üzülüyorum.”
Uyku ilacının üstüne içmemem gereken şeyleri içip uyumayı
bekliyorum. Keskin bir geçiş oluyor. Bu kez sabah gözümü açamıyorum. Hayır,
gerçekten açamıyorum. Kullanabileceğim son dakikaya kadar kullanıyorum. Sonra
kendimi zorla suyun altına atıyor, bir süre de orada öylece uyuyorum.
Serviste uyuyorum. Güneş ışığı gözümü alırken ben Elisabeth
Vogler değil, Elizabeth Bennet olup çıkıyorum, beni Darcy’nin malikanesine
götüren bir at arabasının sırtında değilim ki! Hem benim Darcy’im de yok!
Masama oturup bir şeyler yapmaya zorluyorum kendimi. Karnım
ağrımaya başlıyor. Sonra direnemeyip başımı koyabildiğim ilk yere koyuyorum. Dalıyorum.
Karanlıklar içinden biri beni çekip çıkartmaya çalışıyormuş gibi açıyorum bir
anda gözlerimi. Yemek tabaklarıyla oynuyorum sonra restorana gidip. Geri geldiğimde
yastığımı başımın altına koyup koltukta uyuyorum. Bu kez gerçekten. Karnımın ağrısıyla
yeniden uyandığımda ateş basmış haldeyim. Kapıları açalım biraz essin. Çünkü “Ben
sana üzülüyorum.”
Eve girdiğimde manasız bir güçle bir iki iş yapıyorum. Kitaplığı
düzenlemek için bir koli kitap ayırıyorum. İsteyen olur mu acaba diye
fotoğraflarını çekiyorum gidecek kitapların. Nefret ettiğim çalışma masalarını
söküp dışarı atıyorum. Bulaşık ve çamaşır makinesini çalıştırıp mutfağı
siliyorum. Halısını seriyorum ve böylece manasız enerjinin sonuna geliyorum. İlaç
içip uzanıyorum.
Gözümü açtığımda telefonumda bir video görüyorum, dün
akşamki Scorpions konserinden Wind of Change. İzleyip gülümsüyorum. Gözümün
önüne geçen sene bu şarkıya eşlik ederken çekilmiş videom geliyor ve hemen
hızlıca uzaklaştırıyorum. Bu sabahların hiçbir anlamı yok. Olması da
gerekmiyor. “Hocam Moskova yerine Belgrad’a gel” diyen arkadaşımı düşünüp
gülümsüyorum. Yine de Moskova’yı takip edeceğim sanırım. Elden ne gelir.
İstanbul'da tifüs, memlekette zelzele, dışarıda harp yok. Ben
de kimseye aşık değilim.
Gözümü bu isteksizlikte, korkunç bir dünyaya hem de sabahın
5.34’ünde açıyorum.
Ve işin en kötü tarafı da gün ışığının odama çoktan dolmuş
olduğunu görmek.
Kötü. Kötü. Kötü.
En korktuğun yerden vurulmak. En yapmam dediğini yapmak. Ve tekrar
vurulmak. Tekrar vurulmak. Saat bazı şeyler için çok mu erken?
“Yas” diyor, “sen kararını vermişsin, sadece yas
sürecindesin.”
“Ölen kişinin öldüğünü kabullenememek, belki şunu yapsaydık
kurtarır mıydık diye düşünürsün. Yanlış tedavi uygulandı, diye belki doktorları
suçlarsın. Yokluğunu kabullenemezsin.”
Elimde bir ceset var.
Adamın yüzüne bakıyorum. Adamın yüzüne gerçekten ilk defa
bakıyorum. Bence adam da benimle gerçekten ilk defa konuşuyor. Saçları Mustafa’nınkilere
benziyor, kıvır kıvır. Burnu Mustafa’nınki kadar iddialı değil. Gözleri daha
pörtlekti Mustafa’nın, bununkiler simsiyah, iri ve güzel. Küpesi var mıydı
eskiden de, ben yeni mi fark ediyorum?
İnsanların yüzlerine bakmaya başladığımı böylece fark
ediyorum. Ben şimdi insanların yüzlerine bakıyorum. Nejdet Bey, diyorum, böyle
mi yazılacak. Gülümsüyor. İnsanlar gülümsüyor. Bir diğerinin yüzündeki hızlı
duygu değişimlerini ilk kez fark ediyorum, on yıldan fazla zamandır tanıyorum,
hiç mi fark etmemişim?
“Mecburen üzerine geleceğiz” diyor gülümseyerek, Mustafa’ya
benzeyen.
“Hocam ben yastayım, yapmasanız mı?” diyemiyorum. Yasta
olduğumu öğreneli birkaç saat bile olmadı. “Hocam ben çok yastayım, beni hırpalama
işini azaltalım.”
Sadece bir gün, doktorun iki büyük stres kaynağı dediği
şeyin birinden kurtulmuştum. Öyle hissetmiştim. Ertesi gün bana geri getirildi.
Bari biri biraz daha uzun süre yokmuş gibi olsaydı. İkincisi bitene kadar en
azından. Ben bunu da mı hak etmedim?
Doktor, normalde de bu iki şey bir aradayken bir insanı çok
hırpalar, diyor. Ben anormalim, yani? Ayıp etmiyor musunuz doktor hanım, bu
güzelliğe bu ayıp etmeler hiç yakışıyor mu? Zaten literatürde “derin depresyon”
diye bir kavram da yokmuş, beni kandırma işini de azaltalım.
Rüzgar evin içinde sürekli gürültü yaratırken ben Perec’e
kendimi…
“Saatler, günler, haftalar, mevsimler boyunca her şeyden
kopuyor, her şeyden soğuyorsun. Bazen, neredeyse bir tür sarhoşlukla, özgür
olduğunu, seni bunaltan, senin hoşuna giden ya da gitmeyen hiçbir şey
olmadığını keşfediyorsun.”