23 Haziran 2026 Salı

23 Haziran Eğlencesi

İstanbul'da tifüs, memlekette zelzele, dışarıda harp yok. Ben de kimseye aşık değilim.

Gözümü bu isteksizlikte, korkunç bir dünyaya hem de sabahın 5.34’ünde açıyorum.

Ve işin en kötü tarafı da gün ışığının odama çoktan dolmuş olduğunu görmek.

Kötü. Kötü. Kötü.

En korktuğun yerden vurulmak. En yapmam dediğini yapmak. Ve tekrar vurulmak. Tekrar vurulmak. Saat bazı şeyler için çok mu erken?

“Yas” diyor, “sen kararını vermişsin, sadece yas sürecindesin.”

“Ölen kişinin öldüğünü kabullenememek, belki şunu yapsaydık kurtarır mıydık diye düşünürsün. Yanlış tedavi uygulandı, diye belki doktorları suçlarsın. Yokluğunu kabullenemezsin.”

Elimde bir ceset var.

Adamın yüzüne bakıyorum. Adamın yüzüne gerçekten ilk defa bakıyorum. Bence adam da benimle gerçekten ilk defa konuşuyor. Saçları Mustafa’nınkilere benziyor, kıvır kıvır. Burnu Mustafa’nınki kadar iddialı değil. Gözleri daha pörtlekti Mustafa’nın, bununkiler simsiyah, iri ve güzel. Küpesi var mıydı eskiden de, ben yeni mi fark ediyorum?

İnsanların yüzlerine bakmaya başladığımı böylece fark ediyorum. Ben şimdi insanların yüzlerine bakıyorum. Nejdet Bey, diyorum, böyle mi yazılacak. Gülümsüyor. İnsanlar gülümsüyor. Bir diğerinin yüzündeki hızlı duygu değişimlerini ilk kez fark ediyorum, on yıldan fazla zamandır tanıyorum, hiç mi fark etmemişim?

“Mecburen üzerine geleceğiz” diyor gülümseyerek, Mustafa’ya benzeyen.

“Hocam ben yastayım, yapmasanız mı?” diyemiyorum. Yasta olduğumu öğreneli birkaç saat bile olmadı. “Hocam ben çok yastayım, beni hırpalama işini azaltalım.”

Sadece bir gün, doktorun iki büyük stres kaynağı dediği şeyin birinden kurtulmuştum. Öyle hissetmiştim. Ertesi gün bana geri getirildi. Bari biri biraz daha uzun süre yokmuş gibi olsaydı. İkincisi bitene kadar en azından. Ben bunu da mı hak etmedim?

Doktor, normalde de bu iki şey bir aradayken bir insanı çok hırpalar, diyor. Ben anormalim, yani? Ayıp etmiyor musunuz doktor hanım, bu güzelliğe bu ayıp etmeler hiç yakışıyor mu? Zaten literatürde “derin depresyon” diye bir kavram da yokmuş, beni kandırma işini de azaltalım.

Rüzgar evin içinde sürekli gürültü yaratırken ben Perec’e kendimi…

“Saatler, günler, haftalar, mevsimler boyunca her şeyden kopuyor, her şeyden soğuyorsun. Bazen, neredeyse bir tür sarhoşlukla, özgür olduğunu, seni bunaltan, senin hoşuna giden ya da gitmeyen hiçbir şey olmadığını keşfediyorsun.”

Elimde bir cesetle duruyorum.

26 Eylül 2024 Perşembe

Yabancı

 

Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.

A! Bir dakika bu yazıldı.

Ben o hikâyeye dahil değilim. Benim dahil olduğum hikâyede dört kişiyiz. Üç artı bir. Tanıdık bir yerdeyim ve bu insanları da tanıyorum. Fakat öyle hissetmiyorum ve engel olamadığım bir kopuş başlıyor. Tutunmalıyım diyerek konuşulanlara odaklanmaya çalışıyorum. Hiç ilgimi çekmiyor ama hiç. Lütfen susun. En tanıdık insanın bütün mimikleri, bütün jestleri, oturuşu, sesinin tonu bile farklı. Acaba burnu mu tıkalı, diye düşünüyorum. Diğer kişi biraz öyle konuşuyor, onun yanında diye ona mı dönüşüyor? Sonra bütün tavrı beni çok yoruyor, özellikle ona, o en tanıdık olana bakmamaya çalışıyorum. Diğerleri, daha az tanıdıklar, konuşuyorlar, gülüyorlar. Ulaşamıyorum. Buralarda kayboldum. Yeniden buluşamıyorum, ne yazık.

Üzgünüm, üzgün bir şekilde uyuyorum.

 ---------------------------------------------------------------------------------------------------

Bir kadın gördüm. Bana birini hatırlattı.

Ben küçükken camilere giderdik yazın Kuran öğrenmek için. Eski evimizdeyken Ulu Camiye yollanmıştım. Nefret ediyordum gitmekten. Hoca beni fark etmesin o günkü dersi vermeden eve gideyim diye uğraşırdım. Ya da hiç gitmemeye. Küçüktüm de. Kardeşlerim hep beraber gitmişlerdi, ben tektim. Mahalleden arkadaşlarım vardı elbette, ama detaylarını hatırlamadığım bir şekilde gerçekten oradan nefret ediyordum. Sonra biz taşındık aşağıdaki mahalleye. Evimizin arkasında, hemen çaprazındaki camiye yollandım bu kez. Burada öyle tanıdığım kimse de yoktu çok fazla. Mahalle benim için yeni herkes yeni. Ama bir şekilde uyum sağladım, arkadaş edindim. Cami o kadar güzeldi ki öncelikle, orada olmak güzel hissettiriyordu. Hoca bize teneffüs verdiğinde de bütün kızlar caminin avlusunda, hemen yanımızda musalla taşı olması hiç mi hiç umurumuzda değildi belli ki, birdirbir oynardık. Çok eğlenirdik. Oyunun çok ortasındaysak hoca bizi kesip de hemen derse de çağırmazdı. Zaten burada esas farkı yaratan kişi hocaydı. Muazzam bir adamdı. Hem şefkatli hem otoriter. Şimdi bu aklımla düşündüğümde, belki çocukken bir yanağıma dokunsa kendimi kötü hissetmeyecektim zaten, o benim öğretmenimdi, ama bir kez olsun fiziksel bir temasta bulunmuşluğu yoktu. Bizi balım diye severdi, yaz tatili bitince beni unutmayın, ben üç üniversite bitirdim derslerinize de yardımcı olurum derdi. Daha 40 yaşına gelmeden vefat haberini aldık. İçimde kocaman bir yara açmıştı böylece ve belki de bana bir kişinin ne kadar fark yaratabileceğini gösteren ilk insandı. Zaten bir daha da camiye falan gitmedim yazın.

İşte bu hocanın üç çocuğu vardı o zaman ya da ben o kadarını görmüştüm. İki kızı bir de küçük oğlu. İkinci kızı muazzam bir güzellikteydi, sarı saçları, renkli cam gibi gözleri, ışıl ışıl bir yüz, güzel biçimli dudağının kenarında bir ben. Aman Allahım. Sıcacık bir kız, bir bakan bir daha bakmamışsa kördür. Öyle bir güzellik. Ve işte onun bir de ablası vardı. Benim ilgimi o çekerdi. Abla olan soğuktu, nasıl anlatmalı, onun da saçı kaşı sarıydı, onun da renkli gözleri vardı ama soğuktu. Değişik bir aurası vardı. Bence ona bakan değil bir daha bakmak, gözlerini kaçırırdı. Farklıydı ve beni inanılmaz çekerdi. Onu incelemek, ona bakmak isterdim, ne yapıyor, nasıl konuşuyor diye. Önceki gün gördüğüm kadın bana bu kızı hatırlattı, onun ifadesinde gördüğüm şeyi. Sonra babasını erken yaşta kaybetmesini düşündüm. Tesadüf mü bu kızın bu kadar küçükken bile, kendini bilen otoriter bir yapıda olması? Belki, hatta büyük ihtimalle, babasının ardından babalık yaptı kardeşlerine. O soğukluk yardımcı olmuştur ona, eminim.

Hocanın adını hatırlayamadım. Buna epey üzüldüm. Sonra babama sordum: Abdullah, dedi.

 ---------------------------------------------------------------------------------------------------

Bugün hiç su içmedim.

Gidip biraz su içeyim.

 

 

 

 

 

17 Eylül 2024 Salı

Olduğu Gibi - 17 Eylül


Bu aralar bana hep yol hikayeleri geliyor, neden acaba? Yüzüklerin Efendisi okuyorum, biliyorsunuz, olduğu gibi bir yol hikayesi. Sonra Storytel’de Bir Dinazorun Gezileri’ni dinlemeye başladım birkaç gündür, Mina Hanım yollarda. Sonra önceki gece açtığım film, The Mountain Between Us yine yollarda olan iki insanın hikayesi. Hayat bana “çok geç kaldın, artık yola çıkma vakti!” mi demek istiyor acaba? Bilemiyorum. Mina Urgan Londra ve Paris’i kıyaslarken Londra’da insanların evde olmayı tercih ettiklerini bu yüzden Londra sokaklarının Paris’e göre çok şatafatsız, sönük kaldığını anlatıyor. Ahh! diyorum, ahhh!! Edinburgh’ü düşünüyorum sonra, Edinburgh’ü düşlüyorum. Nasıl olurdu o hayal gibi şehirde yaşamak… Sanki sonbaharda, sonbahar için yaratılmış bir şehir.



Böyle bir yerde yaşasam artık yazmamak için hiçbir bahanem kalmazdı bence. Ya da elimde olmayanı yüceltiyor, romantize ediyorum. Neden etmeyeyim, sabahları iş yerime en iyi ihtimalle 45 dakikada geliyor, bir sürü kötü yapı görüyorum. Bugün ışıklardan karşıya geçerken gördüğüm, asimetrik bir etek, sütlü kahve bir ceket, tokalı hoş bir ayakkabı giymiş, saçlarını örmüş çok hoş küpeler takmış o kadın, bütün gün görebileceğim en güzel, en estetik şeydi. Hatta büyük ihtimalle tek şey. Böyle bir yaşamda şu şehri hayal ederken biraz abartıya kaçmamın ne sakıncası olabilir? 



Dün bitmesi gereken kitabı bitiremedim elbette. Fakat başka bir makaleyi okudum, notlarını çıkarttım ve yazdım. Bebek adımlarıyla ilerlememe rağmen, ilerliyor oluşum bana minik sevinç dalgaları sunuyor. Kurulun karşısına çıktığımda şöyle demeyi planlıyorum “ne düşündüğünüz umurumda olmadan okudum ve yazdım, çok da keyif aldım!”. Umarım kovulmam.


Tüm yönlendirmelerin etkisiyle ulaştığım yer yönlendirenler tarafından beğenilmeyince sarsılmış, peki ben ne yapıyorum, diye kendime yüklenmiştim. Sonra başa dönüp “ben buraya nasıl geldim?” diye sormaya başladım. Evet, elbette kendimden yola çıkarak. Birileri birbirinden destek alarak bir grup içinde mutlu mesutken ben, nasıl oluyor da hiçbir “biz”in içine giremiyorum? Ne fiziksel olarak ne düşünce olarak. Neden ait hissetmiyorum, neden kendimi temsil ediliyormuş gibi hissetmiyorum, neden bir mücadelenin parçası olamıyorum? Tüm bu sorulara nasıl, nereden cevap bulacağım diye diye buraya geldim. Geldim ve engellendim mi? Bilemiyorum. Fakat şu sıralar çokça hemhal olduğum kavramlar, hoşuma gidiyor, bana bir yerlerden dokunuyor. Kesin yine keskin bir muhalefetle karşılaşacağım fakat kimin umurunda, zaten hep oradalar. 


İş başvurusunda bulunan hocaların demo dersleri vardı bugün. Hepsi için içimden kendimi “lütfen başarısız olma” derken buldum, özdeşim kuruyorum sanırım. Yine de eksiklikleri olanların, mesela İngilizce, başarısız olmalarını hiç istemiyorum ama için için kabul ediyorum işi alamayacaklarını. İşte o anlarda panikleyip İngilizce ders anlatma pratikleri yapmam gerektiğini düşünüyorum. Yapmayacağıma o kadar eminim ki…  


Şimdi zamanın gelmesini, eve gitmeyi, dün akşam yatmadan önce pişirdiğim etli patates yemeğini yemeyi, sonra kitabımı, Yüzüklerin Efendisi'ni alıp yatağıma tünemeyi, bu sırada bir melatonin içmeyi, sonra okurken uyuyakalmayı bekliyorum. Bazen bu kadar basit ve ulaşılabilir isteklerimin olmasından ötürü kendime gülüyorum. Fakat elbette cam çatılı bir bahçesi olan, şatodan hallice bir evle şu derenin kıyısında yaşamayı da hayal ediyorum. Aslına bakarsak bu da ulaşılabilir bir hayal ve oldukça da basit. Hah! 

Şimdi güzel bir şarkı...