29 Haziran 2026 Pazartesi

---

 

“Bana bakmanı istiyorum
Bak sadece
Ben de sana bakayım
Sigara içerken izleyeyim seni”

Tam da insanlara yeniden bakmaya başlamışken…

Nefes alıyorum.

Değerli miyim hala?

Bakışlarım, baktığım yer önemli mi?

Gözlerim güzel mi? Varlığım bir şey mi? İşte şu ellerim, şu bedenim. Bu kadar yıpranmışken, bu kadar yok sayılmış, bu kadar “hiç” edilmişken…

Korkuyorum. Kaçmaya çalışıyorum. Aklıma yine Godot geliyor, gitmeme izin verilsin istemiyorum. Bunu nasıl anlatmalı?

“Gerçekten gideceksin sandım, elim ayağım boşaldı.”

24 Haziran 2026 Çarşamba

Huzursuz

“Yani sen neden bu kadar ısrar ediyorsun anlamıyorum.”

Cümle beynimde yankılanıyor günlerce.

“Ben sana üzülüyorum.”

Uyku ilacının üstüne içmemem gereken şeyleri içip uyumayı bekliyorum. Keskin bir geçiş oluyor. Bu kez sabah gözümü açamıyorum. Hayır, gerçekten açamıyorum. Kullanabileceğim son dakikaya kadar kullanıyorum. Sonra kendimi zorla suyun altına atıyor, bir süre de orada öylece uyuyorum.

Serviste uyuyorum. Güneş ışığı gözümü alırken ben Elisabeth Vogler değil, Elizabeth Bennet olup çıkıyorum, beni Darcy’nin malikanesine götüren bir at arabasının sırtında değilim ki! Hem benim Darcy’im de yok!

Masama oturup bir şeyler yapmaya zorluyorum kendimi. Karnım ağrımaya başlıyor. Sonra direnemeyip başımı koyabildiğim ilk yere koyuyorum. Dalıyorum. Karanlıklar içinden biri beni çekip çıkartmaya çalışıyormuş gibi açıyorum bir anda gözlerimi. Yemek tabaklarıyla oynuyorum sonra restorana gidip. Geri geldiğimde yastığımı başımın altına koyup koltukta uyuyorum. Bu kez gerçekten. Karnımın ağrısıyla yeniden uyandığımda ateş basmış haldeyim. Kapıları açalım biraz essin. Çünkü “Ben sana üzülüyorum.”

Eve girdiğimde manasız bir güçle bir iki iş yapıyorum. Kitaplığı düzenlemek için bir koli kitap ayırıyorum. İsteyen olur mu acaba diye fotoğraflarını çekiyorum gidecek kitapların. Nefret ettiğim çalışma masalarını söküp dışarı atıyorum. Bulaşık ve çamaşır makinesini çalıştırıp mutfağı siliyorum. Halısını seriyorum ve böylece manasız enerjinin sonuna geliyorum. İlaç içip uzanıyorum.

Gözümü açtığımda telefonumda bir video görüyorum, dün akşamki Scorpions konserinden Wind of Change. İzleyip gülümsüyorum. Gözümün önüne geçen sene bu şarkıya eşlik ederken çekilmiş videom geliyor ve hemen hızlıca uzaklaştırıyorum. Bu sabahların hiçbir anlamı yok. Olması da gerekmiyor. “Hocam Moskova yerine Belgrad’a gel” diyen arkadaşımı düşünüp gülümsüyorum. Yine de Moskova’yı takip edeceğim sanırım. Elden ne gelir.


23 Haziran 2026 Salı

23 Haziran Eğlencesi

İstanbul'da tifüs, memlekette zelzele, dışarıda harp yok. Ben de kimseye aşık değilim.

Gözümü bu isteksizlikte, korkunç bir dünyaya hem de sabahın 5.34’ünde açıyorum.

Ve işin en kötü tarafı da gün ışığının odama çoktan dolmuş olduğunu görmek.

Kötü. Kötü. Kötü.

En korktuğun yerden vurulmak. En yapmam dediğini yapmak. Ve tekrar vurulmak. Tekrar vurulmak. Saat bazı şeyler için çok mu erken?

“Yas” diyor, “sen kararını vermişsin, sadece yas sürecindesin.”

“Ölen kişinin öldüğünü kabullenememek, belki şunu yapsaydık kurtarır mıydık diye düşünürsün. Yanlış tedavi uygulandı, diye belki doktorları suçlarsın. Yokluğunu kabullenemezsin.”

Elimde bir ceset var.

Adamın yüzüne bakıyorum. Adamın yüzüne gerçekten ilk defa bakıyorum. Bence adam da benimle gerçekten ilk defa konuşuyor. Saçları Mustafa’nınkilere benziyor, kıvır kıvır. Burnu Mustafa’nınki kadar iddialı değil. Gözleri daha pörtlekti Mustafa’nın, bununkiler simsiyah, iri ve güzel. Küpesi var mıydı eskiden de, ben yeni mi fark ediyorum?

İnsanların yüzlerine bakmaya başladığımı böylece fark ediyorum. Ben şimdi insanların yüzlerine bakıyorum. Nejdet Bey, diyorum, böyle mi yazılacak. Gülümsüyor. İnsanlar gülümsüyor. Bir diğerinin yüzündeki hızlı duygu değişimlerini ilk kez fark ediyorum, on yıldan fazla zamandır tanıyorum, hiç mi fark etmemişim?

“Mecburen üzerine geleceğiz” diyor gülümseyerek, Mustafa’ya benzeyen.

“Hocam ben yastayım, yapmasanız mı?” diyemiyorum. Yasta olduğumu öğreneli birkaç saat bile olmadı. “Hocam ben çok yastayım, beni hırpalama işini azaltalım.”

Sadece bir gün, doktorun iki büyük stres kaynağı dediği şeyin birinden kurtulmuştum. Öyle hissetmiştim. Ertesi gün bana geri getirildi. Bari biri biraz daha uzun süre yokmuş gibi olsaydı. İkincisi bitene kadar en azından. Ben bunu da mı hak etmedim?

Doktor, normalde de bu iki şey bir aradayken bir insanı çok hırpalar, diyor. Ben anormalim, yani? Ayıp etmiyor musunuz doktor hanım, bu güzelliğe bu ayıp etmeler hiç yakışıyor mu? Zaten literatürde “derin depresyon” diye bir kavram da yokmuş, beni kandırma işini de azaltalım.

Rüzgar evin içinde sürekli gürültü yaratırken ben Perec’e kendimi…

“Saatler, günler, haftalar, mevsimler boyunca her şeyden kopuyor, her şeyden soğuyorsun. Bazen, neredeyse bir tür sarhoşlukla, özgür olduğunu, seni bunaltan, senin hoşuna giden ya da gitmeyen hiçbir şey olmadığını keşfediyorsun.”

Elimde bir cesetle duruyorum.