“Yani sen neden bu kadar ısrar ediyorsun anlamıyorum.”
Cümle beynimde yankılanıyor günlerce.
“Ben sana üzülüyorum.”
Uyku ilacının üstüne içmemem gereken şeyleri içip uyumayı
bekliyorum. Keskin bir geçiş oluyor. Bu kez sabah gözümü açamıyorum. Hayır,
gerçekten açamıyorum. Kullanabileceğim son dakikaya kadar kullanıyorum. Sonra
kendimi zorla suyun altına atıyor, bir süre de orada öylece uyuyorum.
Serviste uyuyorum. Güneş ışığı gözümü alırken ben Elisabeth
Vogler değil, Elizabeth Bennet olup çıkıyorum, beni Darcy’nin malikanesine
götüren bir at arabasının sırtında değilim ki! Hem benim Darcy’im de yok!
Masama oturup bir şeyler yapmaya zorluyorum kendimi. Karnım
ağrımaya başlıyor. Sonra direnemeyip başımı koyabildiğim ilk yere koyuyorum. Dalıyorum.
Karanlıklar içinden biri beni çekip çıkartmaya çalışıyormuş gibi açıyorum bir
anda gözlerimi. Yemek tabaklarıyla oynuyorum sonra restorana gidip. Geri geldiğimde
yastığımı başımın altına koyup koltukta uyuyorum. Bu kez gerçekten. Karnımın ağrısıyla
yeniden uyandığımda ateş basmış haldeyim. Kapıları açalım biraz essin. Çünkü “Ben
sana üzülüyorum.”
Eve girdiğimde manasız bir güçle bir iki iş yapıyorum. Kitaplığı
düzenlemek için bir koli kitap ayırıyorum. İsteyen olur mu acaba diye
fotoğraflarını çekiyorum gidecek kitapların. Nefret ettiğim çalışma masalarını
söküp dışarı atıyorum. Bulaşık ve çamaşır makinesini çalıştırıp mutfağı
siliyorum. Halısını seriyorum ve böylece manasız enerjinin sonuna geliyorum. İlaç
içip uzanıyorum.
Gözümü açtığımda telefonumda bir video görüyorum, dün akşamki Scorpions konserinden Wind of Change. İzleyip gülümsüyorum. Gözümün önüne geçen sene bu şarkıya eşlik ederken çekilmiş videom geliyor ve hemen hızlıca uzaklaştırıyorum. Bu sabahların hiçbir anlamı yok. Olması da gerekmiyor. “Hocam Moskova yerine Belgrad’a gel” diyen arkadaşımı düşünüp gülümsüyorum. Yine de Moskova’yı takip edeceğim sanırım. Elden ne gelir.