30 Temmuz 2010 Cuma

Uyuyan Kadın

Daha esir insanlar var. Senden benden daha esir.
Hava öyle güzel ki… Bir yağmur eksik. O da olsa mükemmelin ötesinde olurdu sanırım bugün. Üç günün üstüne yatağımı topladım ve kalktım. Yatağımdan uzak yerlerde Nilgün Marmara okumak da farklı bir güzellik barındırıyormuş.
D.’yi özlemekle meşgul olan bir yerlerim var. Ama biliyorum ki işin içine bizzat kendisi girince darma dağın ediyor ortalığı. Kendi sözcükleriyle oluşturduğu kraliyeti yine kendi sözcükleriyle yıkıyor. Keşke böyle olmasa ama böyle oluyor. O yüzden uzak olmalı artık. Ondan güzel şeyler kalması için geriye sessizlik olmalı, onu barındıran ve onun olan yeni hiçbir şey eklenmemeli bana.
Arada bir açıp okuduğum Ekmek Arası’nda dün şu cümlelerle karşılaştım; çizmişim.

Eve doğru yürürken madalya cebimdeydi. Albay Sussex de kimdi? Herkes gibi sıçmak zorunda olan biri. Herkes sisteme uyup içine girebileceği bir kalıp bulmak zorundaydı. Doktor, avukat, asker –ne olduğu mühim değildi. Kalıbını bulduktan sonra ileri doğru gitmeye çalışıyordun. Sussex de herhangi biri kadar çaresizdi. Ya bir kalıp bulurdun kendine, ya da açlıktan ölürdün. 

Yaşamakta zorlanan insanlar kendisine uygun bir kalıbı hazır şekilde bulamayıp, onu kendi en baştan yaratmaya çalışan insanlardır. Bizim ülkede kalıp olayı o kadar uç derecede ki aklınız hayaliniz durur. Duruyordur da zaten. Kıvranıp duruyorum bazen. Bir fotoğrafımın altında “Bukowski olmak isteyen kız” yazıyor. Gülümsetiyor beni, bazen de içimi burkuyor. “Yani bir bok olamayacaksın?” diye soruyorum kendime. Bok olmak kimin umurunda, ananelerin ve büyükbabaların mı?

Bir yerde yazın akşamın olmadığı, direk gecenin olduğu yazıyordu. Haklı.
İki gün önce gece 12ye çeyrek kala duran saat ertesi gün dokuz gibi çalışmaya başladı. Hala çalışıyor. Ayarlamadım. Normal zamandan farklı olmayı kendisi seçti. Kendisi durdu sonra tekrar kendisi çalıştı. Benim müdahale etmem doğru olmaz.

Şimdi biraz yorulup sonra dinlenmem gerek. Neden bilmiyorum akşam için sinema bileti aldım, uzun zamandır yapmıyorum. Bu arada siz bir iki satır sevgilimi, Perec’i okuyun..


Zamanla duyarsızlığın inanılmayacak bir hal alıyor. Gözlerinde parıltıdan eser kalmamış, siluetin tam anlamıyla çökmüş. Bıkkınlıktan, burukluktan eser taşımayan bir dinliklik gelip yerleşmiş dudaklarının kenarına. Dokunulmaz biri olarak, giysilerinin ağırbaşlı yıpranmışlığı, adımlarının yansızlığı tarafından korunarak sokaklarda geziyorsun. Öğrenilmiş hareketleri yapıyorsun sadece. Ancak gerekli olan sözcükleri sarfediyorsun. İstediklerin şunlar:
-bir kahve
-önden bir koltuk
-günün yemeği, bir kırmızı şarap
-bir bardak bira
-bir dış fırçası
-on tane bilet
Parayı ödüyor, cebine koyuyor ve yerine geçerek yiyip içmeye koyuluyorsun. Bulunduğu yığının üstünden La Monde’u alıyor, satıcının çanağına iki adet yirmi santim bırakıyorsun. Lütfen, günaydın, teşekkür ederim, hoşçakalın demiyorsun hiç. Özür dilemiyorsun. Yolunu sormuyorsun.

4 yorum:

Profösör dedi ki...

Evet güzel bir paylaşım.

Anti-Kahraman dedi ki...

bu calan sarkiyi bilmek istiyorum hemen suan simdi

Aylak Kedi dedi ki...

blogda çalan şarkıysa o şuan istediğiniz şarkı "kothbiro"

beyaz kardelen dedi ki...

"İki gün önce gece 12ye çeyrek kala duran saat ertesi gün dokuz gibi çalışmaya başladı. Hala çalışıyor. Ayarlamadım. Normal zamandan farklı olmayı kendisi seçti. Kendisi durdu sonra tekrar kendisi çalıştı. Benim müdahale etmem doğru olmaz. "

çok hoşsun :))