10 Kasım 2014 Pazartesi

...

aramıza hoşgeldin.
sesler bir anda kesildi. sessizlik huzurla mı geldi anlamsızlıkla mı geldi de sana iyi geldi? bir boşluğun içine düşmenin keyfini sorumsuzluğunu hissettin. kaçmak bu kez dışarı değil, yollara değil, bulutlara değil, derin derin, ince ince: içine. bu kadar sancılı, bu kadar karmaşık, bu kadar kaybolmuş olabileceğini nereden bilebilirdin?

kar yağdığının ertesi günü güneş açtı. erken değil mi, demiştin. kar için erken değil mi? demez olaydın. güneş o gün bugündür odanıza büyük bir pişkinlikle doğuyor. bulutlar nerede?

annen nerede? annenin elleri, annenin dokunuşu, sevişi, şefkati, kızgınlığı da öfkesi de, nerede?


okunmak üzere açılmış güzelim kitapları orada unuttun. tozlandılar. sarardılar. ilgisizlikten küstüler mi? artık o kadar sürükleyici mi değiller yoksa güzelim cümleleri mi basitleşti? o filmlerdeki güzel kadınlar bir anda yaşlandılar adamlar elden ayaktan düştü. sen boş gözlerinle yol arıyordun. bulamıyordun. aklın da inatla yitmiyordu.

civanperçemi gördün mü hiç dağlarda? sarılarını? sonra dağ papatyaları. morlu çiçekler. dikenler. dağın serinliği ve boşluğu. çığlığı gönder. karşı dağda da senin gibi bir kayıp mı var da onun çığlığını duyuyorsun. saçların. ne kadar dalgalansa az. ve azalıyorsun. yükün azalıyor, hafifliyorsun.

kandırmaca mı?
süreç mi? sürüklenmek mi?

gözlerini açtığında elinin altında katlanmış bir kitap buldun. annen elinde sarı civanperçemiyle geldi. yatağına seni üşütmeyen karlar yağdı.

bitti.


Hiç yorum yok: