19 Nisan 2015 Pazar

frizbi

çok keskin olan bazı davranışlarım farketmediğim bir şekilde değişmiş, anlam veremiyorum.

kendimi okuduğum kitapları okurken, izlediğim filmleri izlerken buluyorum.

peki aydınlanma nedir?

önünde isa bulunan güneşi alıp bilimin arkasına koyuyorsunuz. aydınlanma budur.

-buraya uzun bir iç çekiş gelecek-

inançsızlaşma da bir moda. herşeye yönlendiriliyoruz. sürüklüyorlar bizi ordan oraya. bana tutunun; ben bir kaya gibi, bir çınar gibi, olduğ....

şövalyenin sarı saçlarına odaklanmış bulunca kendimi, okumadığım altyazı, zaten bilmediğim dillerine rağmen ne dediğini anladığımı keşfedince aydınlanıyorum. uzunca bir süre bununla idare edebilirim.


10 yorum:

Meçhul Yazar dedi ki...

"önünde isa bulunan güneşi alıp bilimin arkasına koyuyorsunuz. aydınlanma budur." bu cümleyi yazan eller öpülür :) Ama öyle teyze öper gibi değil tabii, bir centilmen gibi :)
Bir de şunu eklemek gerek belki... "aydınlanma, bilimin arkasına koyulan güneşin aydınlattığı insanlık tarihinin birikimini özümsemektir..."

Elisabeth Vogler dedi ki...

ama pek ifade edememişim galiba kendimi. özetle aydınlanma boktan birşeydir, hatta aynı bokun laciverdidir. (öpülesi ellerim neler yazıyor?)

Meçhul Yazar dedi ki...

Postmodernizm kokusu mu alıyorum?
Aydınlanma ile aydınlanmayı paçavraya çeviren burjuva modernizmini birbirine karıştırmamak gerek. Günümüzde insanları postmodernizmden ve aydınlanma düşmanlığından medet ummaya iten temel dinamik bu bana kalırsa. Aydınlanmayı tümden dışlamamak, ileriye taşımak gerekiyor.

Elisabeth Vogler dedi ki...

bu biraz "kemalizm eleştirisi yapabilmeniz için kemalizm olması gerekiyordu" gibi anlamsız bir gerekçe. birşeyin içinde iyi şeyler barındırıyor diye ki bu tartışılır onun kötü olduğunu söylemeyemeyeceğimiz anlamına gelmez.

Meçhul Yazar dedi ki...

Kemalizm yapısı gereği hayata geçmesi imkansız "ideolojiler şemsiyesi"nden başka bir şey değildi zaten... Aydınlanmanın insanlığı ileriye taşıdığı örnekleri insanlık tarihinde bolca bulabiliriz. Durduğumuz yerden daha ileriye taşıyacak olan şey ise, bana kalırsa sosyalizmdir ve bu konuda oldukça geçerli deneyimler de var.
Kastettiğim şey, aydınlanmanın "içinde kötü şeyler" olduğu değildi... Aydınlanmanın kötürümleştirildiğiydi. Arada fark var. Biraz analitik düşünceden zarar gelmez.

Eylül Köksümer dedi ki...

Zihnin aydınlanması ve var oluşu elinden geldiğince çözümlemesi, epey bir zamandır benim için acıların en büyüğü. O üstteki cümlene çok katılıyorum o yüzden, pek matah bir şey değil saf mantık ve anlayış. Eğer bu kadar tedirgin olacağımı bilseydim, çoğu şeyi hiç sorgulamazdım ve sorgulayarak çürütmezdim kendi içimde, çünkü hemen arkasından dev bir yoksunluk ve hiçbir soruya kafi bir cevap alamamak ve karşılığında saf bir acı geldi. Şimdi iki seçenek var, ya bir karanlık ve güvenli alan yaratıp, bir hayvan gibi içgüdüyle hayatta kalmak. Olmuyorsa da yeni bir inanç inşaa etmek, bu sefer hiç kurcalamamak ve sunulan bilgiyi kabul etmek. ( hep yıkmaya programlı bir zihin için, imkansız gibi bir şey) Ben sanırım yorganı üstüme çekip biraz daha uyumayı seçeceğim.
Yorumum yine pek uzun oldu, sen de hep hassas yerimden yazıyorsun, böyle oluyor.

Elisabeth Vogler dedi ki...

şöyle ki; zaten kötürüm olan, öyle doğan, bir şeyi daha da kötürüm yapamazsın. özetle bu..

Elisabeth Vogler dedi ki...

Eylül, elbette senin durduğun yerden nasıl göründüğünü ancak sezebilirim, sen bir sanatçısın. yıkımları daha şiddetli yaşıyordur zihnin.

insanın çok büyük ve değerli bir yönünün görmezden gelindiğini düşünüyorum ben aydınlanmayla. o yön bizi ayakta tutan şey çünkü, aşkınlar olmadan ne yapabilir o mantık o akıl? elbette mistik olan herşey demek değil, ama o güzel, o insanın farklı tarafı.

çoğu zaman düşündüğüm çokça dile getirdiğim şey, bir çocuğum olsa ona beni sarsan, allak bullak eden, senin deyiminle sorgulamama sebep olan, çürümeme yol açan o kitapları verir miydim? bu sorunun cevabını bulduğumda sanırım geriye kalan seçeneklerden de birini seçebilirim.

sen yaz. upuzun olsun zaten. öyle güzel.

Odeondatragedya dedi ki...

Erhan Altunay: "…Ben nükleer fizik okudum, işletme okudum; ben bilime kendim inanmıyorum. Bugün bizim bilim dediğimiz, sonradan edinilmiş bir üst yapı kurumu. Bilim bu şekilde olmayabilirdi. Veya şifacılık gelişseydi bu toplumda ki binlerce yıl önce vardı, belki ilaç endüstrisi olmayacaktı…” diyor.

'Ben bilime inanmıyorum' diyebilmek için dahi alıntı yapmak zorunda hissediyorsak (ki öyle) sorun var demektir. Bilimin götüreceği hedefe bir kestirme; yada aynı uzunlukta (yada daha uzun) ama daha güvenli ve daha doğru bir yol olamaz mı ? (Sözde) sorgulamayı salık veren bir öğreti, kendini sorgulatmayı nasıl bir günah kabul ettirmiştir ki düşünülmesi bile hoş görülmez.

Yazının bende uyanırdıkları bunlar. Bir de tabii ilim diye yutturulmuş bir sürü laf kalabalığıyla zihnimizin ırzına geçilmiş olması konusu var...

Elisabeth Vogler dedi ki...

bilim ölen tanrının yerine doldurdu esasında. bunun için bilimden bahsederken önce biraz kıpırdanıp boğazımızı temizliyoruz, sonra da alıntılar yapıyoruz.

yazımın sende uyandırdıklarına çok mutlu oldum çoğu senin eserin elbette, yine söyleyemediklerimi de anlamışsın.