31 Aralık 2015 Perşembe

hediye gibi.

ummadığım duyguların içinde buldum kendimi ve yeni yıl diye bir şeyin tüm gürültüsü kulaklarımda.

nasıl anlatsam, kar bana çok iyi geldi. bembeyaz bir şehre bakmak insanı temiz hissettiriyor.

geçirdiği ameliyattan sonra başında kırk kat sargı beziyle elindeki arabaları konuşturup "benimle oynar mısın, evet oynarım" diyen artık hemen hemen 4 yaşındaki bebeğin videosu bana çok iyi geldi. telaşlı, korkak, bir yandan ölesiye umutlu bekleyişin sonunca, "göbüşünü kim öpsün" diye sorduklarında, herkese yok diyip, "elüpçü öpsün" deyişinin haberi gözlerimden dolu dolu yaşlar akmasına ve kahkahalarla gülmeme sebep oldu. dünyaya gelmiş bir varlığı ancak bu kadar sevebilirim ve o da ancak bu kadar karşılık verebilir sevgime.

bir kitaptan diğerine atlayıp huzuzrsuzluğumu okuduklarıma yansıttığım koca aylardan sonra bir kitapta sakinleşmem, durulmam, yavaş da olsa ondan kopmadan okumam, karakterleri, özlediğim gibi, benimsemem, duyumsamam, hissetmem çok iyi geldi.

bu kadar iyi şeyleri düşünüp, bana göz kırpan antidepresana, "müjde ben de yeni hastalığının ilacıyım!" diyen, iştahımı kesip tüm gün en sevdiğim yiyeceklere hain bakışlar atmama sebep olana ve yıllardır bana yarenlik etmiş diğer iki ilaca selam etmeden gitmek olmaz, selam olsun!

bitiremediğim, elimin gitmediği, bir yandan aklıma geldikçe mideme kramplar giren tüm dönem sonu yazılması gereken en az 80 sayfa makalenin de adını geçireyim, ayıp olmasın. ne yazık ki...

tüm bunlarla adları içimi dolduran bir kaç dost, bir avuç arkadaşıma, bana alışmış, beni kabullenmiş cağnım insanlara, bursadaki halama, amcalarıma, zeytinburnundaki kendini insan sanan kedi teyzeme, sıradaki şarkıyı armağan ediyorum.

süheyla kedi ve ben karın sakin huzuruna kendimizi bırakıp, bir kaç satır okurken uyumaya, belki biraz kadıköy, beşiktaş gezmeye, bir şeyler karalamaya ve içimize yerleşmeye çalışan duygulara alışmaya çalışıyoruz.

yeni yıl da tarihten ötürü değil, duygulardan ötürü geliyor bize.
herkese güzellikler...

23 Aralık 2015 Çarşamba

paradise

ağacın kurumuş ama meyve dolu dallarında dans eden, kapkara giyinmekten imtina edip sırtlarına gri bir pelerin asan bir kaç serseri karganın, oradan oraya koşuşturan, durup bağıran, ağzındaki lokmayı uçarken diğerine veren hallerini, sabahın ve akşamın erken saatlerinde izliyor. hayata dair tüm sorular hem olumlu hem olumsuz cevaplarını alıp kayboluyor. bu yokluk, bu hiçlik bir kaç karganın neşeli ya da neşesiz seslerinde dağılıp gidiyor. bir çaba süresince arzulanan sona gelme isteği, sona gelindiğinde duyulan boşluk. bir an durup, nefes alabiliyor olmayı fark etmek, kargaları görebiliyor olmayı fark etmek, soğuğu hissedebiliyor olmayı fark etmek...

sahiden, kuzgunla karga arasındaki fark nedir?
sahiden, bu hayatta en çok neye kırıldı?

yaşam, hiç de yükselme, duraklama ve gerileme dönemlerinden oluşmaz. yaşam çoğu zaman baş aşağı bir düşüştür. bu düşüş sırasında ayaklar ve baş yer değiştirdiğinde uçuyor gibi hisseder insan. yaşam bundan ibarettir. kurulan tüm ilişkiler ve yalnızca insanlarla değil, her şeyle kurulan tüm ilişkiler, bu düşüşün önüne geçebilmek içindir. ama nafile. düşüş bitmez.

zihnini bulandıran şey nedir? kalbini sıkıştıran nedir? koca saatleri bomboş devirirken esas yapmak istediği nedir?

sabahın ve akşamın erken saatlerinde izlediği kargalardan gözünün ayrılmasına sebep olan şey mutfaktan ya da salondan gelen bir tıkırtı. dönüp baktığında gördüğü, bir an durup nefes aldığının farkında olmayan bir başkası. tuhaf, zaten ben de bir başkasıdır, demişti, kabul görmüştü şair.

bir çay fincanının mermer tezgahta çıkarttığı ses, bir adamın şarkısına başlamadan önce aldığı derin nefes ve bir karganın bağırmadan önce etrafa savurduğu deligöz bakışları. bir ana bile sığmayan, küçük, küpküçük varlık anları.

şahit mi? şahit!

üşümüş omzuna bir battaniye atan el, çenesine sıcacık dokunduğunda içinde dolaşan ürpertiye "merhaba" diyor. kendi soğuk ellerini yüzünde dolaştırdığında aynı ürperti yok. belki de ben bir başkası değildir. kandırıldı. gülümseyen bir yüz, gülümsetmiyor, sonra gülümseyen bir yüz gülümsetiyor. mantığın koca dehlizlerinde, insan algısı devreye girince kayboluyor. kim bu tüm başkaları?

küçücük, yumuşacık, sıcacık bedenini koluna değdiren kedi gözyaşlarına farklı tepki veriyor. adam yazdığı romanı uzatıyor, gerçek bir uzatma değil, fakat gerçek bir alma. yiten karakterlere ağlıyor. adam memnun değil, kedi gözyaşlarına farklı tepki veriyor. kargaların bu olaylardan haberi yok.

bir meyvenin ilk ısırığında hissedilen zevkin önüne hiçbir şey geçmiyor. mutfaktan ya da salondan gelen tıkırtı bitmedi. ya bir sayfa çevirme sesi, ya büyük bir yudum içme sesi, ya bir öksürük, ya bir yan dönme: başkasına dair her şey. şahit olunmanın bin bir farklı şekli.

bir an en güzel elbisesi içinde, beyaz halının üzerinde dans edişine, bir an düşünülmüş absürd şeye gülmesine, bir an bomboşluğuna, bir an dopdoluluğuna şahitlik.

insan sahiden yaşadığı yere benzemiyor, baktığı kargalara hiç.

2 Aralık 2015 Çarşamba

bütün bir bahar böyle geçmişti. 
kafesteki panterlerdik ömür boyu ama o bahar sanki anahtar vardı, sanki bize yakındı.

ne kadar uzak. bir kaç ay evvel, bambaşka bir kadın bambaşka bir dünya vardı. iyi ya da kötü, yargım yok.

büyük bir cesaretle içine bakıyorsun. ne göreceklerin korkutuyor seni ne göremeyeceklerin. herşey bildik, herşey alışılmış. kayboldun, kayboldun, kayboldun.
rutubet kokan o evi hatırlıyorsun. sarılıp içilen tütünleri, yağmurda uçuşan şemsiyeni, sokağı, apartmanı, apartmanın merdivenlerini, evin kapısını, adamın odasını... hepsini hatırlıyorsun. ve bu odada çalan şarkıları, çalan şarkılarla düşündüklerini, sessizce ağlamanı hatırlıyorsun. bütün bir baharın böyle geçeceğini daha o zamandan biliyordun.
yangın geçsin istiyordun. yangın geçti, elinde artık hiçbir şeyin olmadığını biliyorsun. ve ateşini yakanla karşılaşmak dahi seni geri döndürmüyor.
olağanüstü işler başaramazsın, bir sanatçı olamazsın, bir bilim kadını olamazsın, bir aktivist olamazsın, bir iz bırakan olamazsın. mutlu olamazsın, tam olamazsın, güzel olamazsın, sempatik olamazsın, sorunsuz olamazsın. bir şeyler kırıldı, geri alamazsın. unutmaya, üstünü örtmeye muktedir olamazsın.
varlığını onaylayacak tek bir iz bulunamayacak. tek bir kelime seni kazımayacak zihinlere, tek bir gönül fethedilmeyecek gülüşünle. sahibi olduğunu sandığın avuç içlerine istemediğin çizgiler dolacak, iyi bir uykudan uyanmayacaksın.
artık bittin, geri dönüşün yok. 

21 Kasım 2015 Cumartesi

müdahale etmesem bir saat yalanabilirdi. yaralarının üzerlerindeki kabukları koparmaya çalışmasına dayanamayıp rahatsız ettim.

süheylanın hastaneye gitmesi, vücudundaki enfeksiyonun geçmesinin beklenmesi, ameliyata alındığında nöbet geçirmesi, sonra yeniden ameliyata alındığında beklenmedik sonuçların ortaya çıkması, bir süre haber beklenmem, haber gelmeyince sevinmem ve sonunda muazzam gücüyle galip gelmesi, eve geri dönmesi, tüm yalanması boyunca düşündüğüm şeyler değil.

onun tüm bu eyledikleri benim eylemediklerimin hatırlatıcısı. bense tekrarlardan ibaretim, tüm kolaycılığımla herşeyimi tekrar ediyorum. güvenli çürüyenlerden ol, diyen adamın sesi kulağımda çınlıyor ve ben tüm tekrarları güvenlik bariyeri olarak koyuyorum.

"yineleme ve çelişme gerçekliğin tasarımları değillerdir. ortaya hiçbir olanaklı olgu durumu koymazlar. çünkü biri her bir olanaklı olgu durumuna izin verir, diğeri hiç birine.
yinelemede, dünya ile uyuşmanın koşulları -ortaya koyuş ilişkileri- birbirlerini ortadan kaldırır, öyle ki yineleme, gerçeklikle hiçbir ortaya koyucu ilişki içinde değildir." -wittgenstein

anlatmak istediğim, paylaşmak istediğim, gülmek ve ağlamak istediğim çok şey var, bunları birlikte yapmak istediğim kimse yok. hayatımda, yanında maske takmadan, tamamen kendim olduğum, kendimi güvende hissettiğim, sevgisinden güç bulduğum, şımardığım, bariyerleri indirdiğim tek bir kadın olması gülünç, yine de şükürlük. neyse ki süheyla evde ve yalanmaya devam ediyor.


18 Ağustos 2015 Salı

ruhi bey nasıl?

günlerdir, hatta haftalardır, hatta güneş kendini etkin bir şekilde gösterdiğinden beri devam eden bu miskin serseriliğimden bir an bile uzaklaşmayı beceremiyorum. elimde dönüp duran kitaplar heder oluyor. dizi, film izleyemiyorum çünkü hem tv hem pc bozuk. bunca aksiliği ve sıkıntılı durumu bir araya nasıl getirdiğimi bilmiyorum. süheyla kediyle evde sürekli azıcık serin bir köşe arıyoruz. yine de ter içindeki öğleden sonrası uykularımdan uyandığımda hep yanıbaşımda buluyorum onu, inadına yanımda uyuyormuş gibi, uyanınca yanımda birini görme ihtiyacımın farkındaymış gibi.

bu boşluğun sonunu bulabileceğime olan inancım kaybolup giderken ben arkasından bile bakmıyorum, büyük ihtimalle o sıralar mutfakta limonata yapıyorumdur. çünkü ergenlik çığlıkları arasındaki o sözümona farklı olmayı hayal etmelerle, sonrasındaki mesela '68 kuşağının o vurdum duymazlığını yaşamak istemelerden geldiğim nokta, mahallenin top oynayıp terlemiş çocuklarına yaptığı limonatayı içiren hanife teyze olma yoludur.

nihayetinde, sürekli kullandığım kelimeleri bile unutup şaşalamış, konuşamaz hallerimi hayretlerle takip ediyorum. beynim artık kendi kendini silmeye başlamış olabilir. ama ne yazık ki gerçek eternalsunshineofthespotlessmind bu değil.

yazamıyorum da. yazmak için ihtiyacım olan duygu yoğunluğunu aylardan beri bulamıyorum. içimin boşalıyor olmasının iyi hiçbir yanı yok. artık aşık olduğum adamı bana hatırlatacak şeyleri gördüğümde, hatta o adamın fotoğraflarından birine rastladığımda bile kılı kıpırdamıyor duygularımın. bir ayyaş olmak için gerekli tüm şartları sağlıyorum.

geçmişle olan ilişkiyi sorgulamak da bu evin yeni modası. bilgisayar bozulup içindeki yüzlerce fotoğraf, onlarca yazı, kitap bir anda yok olunca dört tekerli bisikletimden düşmüş gibi oldum. (yataktan düşmek de uygun deyim olabilir) zamanla unuttuğum ya da görünce gülümsediğim herşeyi kaybetmiş olmam onların varolduğu gerçeğini değiştirmez fakat realizmle bunca doldurulmuş insanların sadece bu düşünceyle gülümseyebilmesinin mümkün olduğunu sanmıyorum. evet bazı güzel hatta çok güzel anlar yaşandı, onları hatırlamak için bir kaç dondurulmuş saliseye ihtiyaç duyuyor olmak ne yazık. ya da tüm gülümsemelerin bir kaydının olup, hiçbir gözyaşının kayda değer bulunmaması ne yazık. ya da belki bu duygu artık onlara sahip olamadığımın verdiği sıkıntıdır. çünkü realizmle doldurulurken sahip olma hastalığının virüsü de boca edildi zihnimize.

neyse işte.

daha önce kitap okurken kenarına küçük bir işaret koyduğum satırın sayfa numarısını kitabın ilk sayfasına da not düşerdim ki kolayca bulabileyim. şimdiyse kurşun kalemi kalkıp almaya üşenip sayfanın kenarını küçücük kıvırıyorum. iş görmediğini bile bile. çünkü o sayfaya geri döndüğümde hangi satır için katlanmış olduğunu anlamak için tüm sayfayı okumam gerekiyor. sayfayı yarıya indirebiliyorum ama. o satır ilk yarıdaysa yukarıdan, ikinci yarıdaysa aşağıdan katlıyorum. bu bir buluş sayılmaz değil mi? bazı satırlar ise bir süre hiçbir şey ifade etmiyor, örneğin, prag mezarlığında'ki "insanlar sadece zaten bildiklerine inanırlar." cümlesi gibi. bir kaç saniye hiçbir şey ifade etmeyen cümle sonra hikayenin hatırlanmasıyla anlamlanıyor. böyle saçmalıkları niçin yapıyorum?

"hayat çok belalı bir şey - eninde sonunda canını çıkarıyor insanın!" j. berger-buluştuğumuz yer burası
ben bunları yazarken bir bardak soğuk süt, iki fincan sade kahve içtim. ben bunları yazarken süheyla kedi üç farklı yerde yattı, bir kere yanıma gelip ilgi çekmeye çalıştı. en son da bu hallerde:
günler bu kadar sıkıntılı ve temelsizken her an birşeyler yapan insanlara bazen gıptayla bazen yorularak bakıyorum. nasıl, diye sorup duruyorum, bir de neden, ben neden... ama hiçbir şeyin faydası yok. bunu biliyor olmak, kabullenmiş olmak kendimden utanmamı azaltıyor, sonbahardan başka çarem yok. dolayısıyla bekliyorum.

daha önce hiç beklememiş gibi.

15 Temmuz 2015 Çarşamba

süheyla bu evin en güzel çiçeği. onsuz geçen bir kaç saat bile saçmalıktan ibaret.

uyumak istiyorum. olmuyor.

geceleri başımda dönen sivrisinekleri, ısırıklarını, lebowskileri, hayalleri, rahatsızlıkları, abuk sabuk rüyaları, belki ucundan kabusları, sokak lambalarını yok etmek için ne yapmalı?

özne değil nesnesi olmak bazı cümlelerin, bırakalım bu beylik bencillikleri.

haydi bu bir son olsun. süheylasız evler yok olsun.


çünkü onun bir sanat eseri olduğunu herkes bilir. 

4 Mayıs 2015 Pazartesi

fakat?!



İçimde birbiriyle bu denli çelişen iki yaratığı nasıl barındırabildiğimi anlamakta güçlük çekiyorum bugün. İki ayrı düzlem üzerinde yaşıyor, birbiriyle hiç karşılaşmıyorlardı. Bağlanmaya can atan içli aşık, sevilen kadının gerçek yaşamda varolmadığını anlamıştı. Tapılası ve bulanık bir imgeyi fazla kaba figüranlarla karıştırmaya yanaşmayarak kitaplara çekiliyor, artık yalnız  Madam de Mortsauf'u, Madam de Renal'i seviyordu. Alaycı olanı Cora teyzenin davetine katılıyor, yanındaki kadını hoşuna gidecek olursa, onunla keyifli ve gözüpek şeyler konuşuyordu. 
Andre Maurois-İklimler  

29 Nisan 2015 Çarşamba

"latife, dayanamaz yalnızlığa; hemen uyur."

İsmet, diyor uzun saçlı sakallı adam. İsmet, diyor, evi yapabilecek birisi var mı?
İsmet, diyor. İsmet, gönülden gelen bir ses duydun mu hiç? Sözcüksüz, derinden, hep duyduğundan farklı. Duydun mu İsmet? Evi yapmak lazım artık. Dökülüyor her yeri sıvası da her şeyi de. Ben de dökülüyorum İsmet, var mı yapabilecek biri?

İsmet bütünleştiği sandalyeden doğrulmuyor. Elleri saçlarında dolaşıyor. Dinlemiyor İsmet. Bir ara bir seslenme duyduğunu sanıyor. Adım neydi, diye düşünüyor belki. İsmet gözlerini adama çeviriyor.

Adam İsmet’e bakıyor hala. Bir şeyler anlatıyor.

Bir kafe masasının özensiz özenliği üzerine ruhları serilmiş. Farkında değiller. İsmet sigara yakıyor. Öksürmeye başlıyor. Dumanda kayboluyor. Adam bir daha göremiyor İsmet’i. İsmet’in nereye gittiğini kimse bilmiyor, öksürük sesi duyuluyor İsmet’in. Boğuntu sesleri. Bitmek bilmeyen bir öksürük sesi bütün kafeyi dolduruyor. Diğer masadakiler kulaklarını kapatarak kaçışıyorlar.

Adam, İsmet, diyor. Çek biraz şu ruhunu öteye. Kaldık böyle ortada. Şimdi ne olacak? Bir kere gönlümden gelen sesi duydum İsmet. O da duydu sandım. Sanrı bir ölümdür İsmet. İnsanı çürütür. Sesleri çeker, ışıkları çeker. Bütün kanunlar yok olur. Her şey bir muğlaktır ki sorma İsmet. İçimden gelen o sesi duyurduğumu sandığımda bir bulut geldi üzerime. Sıkıntısız, bembeyaz bir bulut. Beyaz bir bulut amacına hizmet etmez İsmet. Bir bulut yağmur yağdırmalı. Suya bulamalı her yeri. Temizlemeli kirletirken aynı anda. Yere düşmeli bir bulut yavaş yavaş. Bu bulut bembeyazdı. Ona bakarken korkuyordum, bir anda bana karışacak diye. İnsan önce gözlerini korur İsmet. Bir bilimde bir açıklaması bulunur da bunun İsmet bence insanı en çok görmek yararlar. Bu yüzden kapatır insan gözlerini ilk.

Evi nasıl yapalım dersin?

İsmet’in boğuntusu belli belirsiz duruyor. Yeniden sandalyesine dönüyor. Kimse fark etmiyor İsmet’in gidip gelişini. Ellerini saçlarına götürüp kaşlarını çatıyor.  

Adam dudağının kenarına bir sigara iliştiriyor. Konuşana kadar sabit duran sigara, adam konuşmaya başlayınca konuşmaya başlıyor. Duman dilini kimse bilmiyor.

İsmet belli belirsiz kıpırdanıyor.

Adam, İsmet, diyor. Evi nasıl yapalım? Duvarda bir boşluk oluştu. Kendi kendini besleyip büyütüyor. O büyüdükçe ben küçülüyorum İsmet. Bir usta bulsak, belki bir şeyler yapar. Ama kime nasıl derim, evimde bir karadelik oluştu, nasıl derim. Kim yaptı, derlerse, gözlerimle yaptım, ruhumla mı yaptım, derim. İsmet, bir karadeliğin yeri ev olmamalı. Onun yeri sonsuz olduğu sanılan bir yerler olmalı, onun da rahat etmesi benim de rahat etmem gerek İsmet. Evim de hayalgücüm gibi değil ki İsmet, ittikçe büyümüyor. Benim bu evi nasıl yapalım İsmet. Artık o benim evim değil, ben onun insanıyım. Korkuyorum İsmet!

İsmet irkiliyor. Gözlerini etrafında dolaştırıyor.

Sen de amacına hizmet etmiyorsun İsmet, diyor adam.

İsmet arıyor. Bir türlü bulamıyor. Ellerini saçlarına götürüp başını öne, bedenini sandalyeye döküyor.

Sen küçük bir çocukken annen vardı, İsmet. Annenin ellerini ısırırdın, bu senin sevme şeklindi. Hiç değişmedin be İsmet, şimdi de dinlemiyorsun bak. Oysa annen ne hikayeler anlatırdı sana. Ne diyordum, hah, sanrı! Sanrı ölümdür İsmet. Ümitten kötüdür. Kimse bilmez. Sen de bilmezsin İsmet. Sanmayacaksın hiçbir şeyi, ya bileceksin ya bilmeyeceksin. Şu sigarayı da içme artık İsmet!

İsmet yeni bir boğuntuya hazırlanıyor. İçine çektiği dumanı dışarı veremiyor. Gözlerini kısıyor, kapatıyor, açamıyor.


Bana kalırsa ölmek için başka yolları denemelisin İsmet. Ama önce evi halledelim. Evi, diyorum İsmet, nasıl yapalım? Sancıyla sanrı arasında tek harf var İsmet, tesadüf mü sandın? Sanma İsmet, değil. 

28 Nisan 2015 Salı

"Dağıldım gecenin karasına / Artık kimse kıramaz beni"

antonius block kendinden kaçamadı. ölümden de.
ezginin günlüğünden de, gözlerimizin yanmasından da kaçamıyoruz.

gözümün önündeydi. elimi uzatsam tutacaktım. göz açıp kapayana kadar. nerde şimdi?
bir gün gamsızlığı da öğreniriz.

bu son hakkımdı. son umut etme hakkım. hem de en güzeli.

kırmızı defter elimin altında. kendi kendini dolduruyor. bir gün uçacak sana doğru. belki daha fazla dayanamaz, yanar.

sonra gelip "sustuğumu da görürsün, üzerine gittiğimi de. tartışmayıp öptüğümü de. fakat gittiğimi görmezsin." diyorsun

************

kediye "sev beni" diyorum. yüzüyle yüzümü seviyor.

22 Nisan 2015 Çarşamba

çağrılmayan.

yakupla karşılaştığımızda hakkında çok az şey biliyordum. belki de hiç.
ama çağrılmıyordu. üzülüyorduk hep beraber. ahmet abi ölmemişti, edip mefta.

          Ve kendine bilinmeyenler yaratan Yakubum ben, iyi ya
          Durduğum bir gündü, diyorum, bütün ilgiler sizin olsun
          Her türlü bir şeyler sizin olsun, ben artık
          Hep böyle istiyorum, ayıp değil ya
          Durduğum bir gündü, diyorum, yüzümü göğe doğurduğum
          Bir gündü ve yaşar gibi kaldığım bir yaşama içinde
          Ve yollarda ölü baykuşlar bulduğum
          Bir ölünün günü boyayan renginde
          Çürük evler bulduğum, içleri sonsuz kayalar
          Kayalardan dondurmalar sorduğum
          Ben, yani Yakup, Yakubun hiç çağrılmamış şekli
          Kim bilir ne diyordum
          (Kim bilir ne diyordu bir baykuş yaratıldığına
          Bir baykuş tarafından
          Ve bütün baykuşlar o bütün baykuşların arasında ne oluyordu
          Ben ne oluyordum.)

bunu anlayabilmeyi çok isterdim. ama neruda filmde "başka türlü söyleyemediğim için o şekilde yazdım" minvalinde birşeyler söylüyordu, tam hatırlayamıyorum. sanırım edip'e sorsam, o da ..

avazım çıktığı kadar yakubu çağırmak istiyorum. bir yandan da, o zaman yakup yakup olmaz ki artık, diyorum. bu karmaşa içinde nefes almak gerek.

yakubu kurtarmak kendimi kurtarmamı sağlamayacak.
yakubu çağıran ben olunca da beni biri çağırmayacak.
yakup, bir değil, sırf o değil.
yalnızlıktan öleceğiz ama sorduklarında kalp krizi diyecekler.
gidince tanrıya sorma imkanım olursa, yakubun ve yakupların neden çağrılmadığını, bunu kitabın bir köşesine gerçekleşmesi için neden yazmadığını, yakubun çürük evleri ve ölü baykuşları nerde bulduğunu, migren anneden oğula geçiyorsa anneye kimden geçtiğini, puşkinin düello kararı almasına neden izin verdiğini soracağım.

aynı sessizlik devam etmesin lütfen.
çünkü çıldıracağım.

19 Nisan 2015 Pazar

frizbi

çok keskin olan bazı davranışlarım farketmediğim bir şekilde değişmiş, anlam veremiyorum.

kendimi okuduğum kitapları okurken, izlediğim filmleri izlerken buluyorum.

peki aydınlanma nedir?

önünde isa bulunan güneşi alıp bilimin arkasına koyuyorsunuz. aydınlanma budur.

-buraya uzun bir iç çekiş gelecek-

inançsızlaşma da bir moda. herşeye yönlendiriliyoruz. sürüklüyorlar bizi ordan oraya. bana tutunun; ben bir kaya gibi, bir çınar gibi, olduğ....

şövalyenin sarı saçlarına odaklanmış bulunca kendimi, okumadığım altyazı, zaten bilmediğim dillerine rağmen ne dediğini anladığımı keşfedince aydınlanıyorum. uzunca bir süre bununla idare edebilirim.