12 Kasım 2014 Çarşamba

SAYIKLAMALAR

eskiden avukat olan cezaevi yargıcı, ben , ercü, raci, isyan ve cemil çekyattan yatakta toplanmış, çocuksu bir hareketle ama heyecansız yorganı başımıza çekmişiz. ercü meraklıydı, oraya buraya kabadayı bakışlar atıyor, bir olay çıksa da, diye bekliyor. eskiden avukat olan cezaevi yargıcı cemili köşeye sıkıştırmış, durmaksızın anlatıyor, garibim cemil, nasıl kaçacağını şaşırmış, gözlerini önüne dikmiş boş boş bakıyor. raci'nin gözü bendeydi, boş anımı kolluyordu da sanki, haydi falancayı görmeye gidelim diye kafalayacak beni. kızdım tabii, bunca gürültü çok fazlaydı, karşıdaki yatakta -onların büyük ihtimalle haberleri yoktu- hasta yatıyordu. beklediğim gibi ercü sordu, kim?, diye. ablam, diyorum. trafik kazası geçirdi. mekanik bir alışkanlıkla, daha "aa geçmiş olsun" demelerini bile beklemeden anlatmaya başlıyorum: hava yağışlıymış. o yol hep bozukmuş zaten, yeni dökmüşler asfaltı, uyarı da koymamışlar.

bu süreçte de, dikkati bu kez gerçekten çekilmiş olarak dinleyen tek kahraman ercü. nerede olmuş, nasıl olmuş, ölü var mıymış, varlıklılar mıymış? ona en kötü bakışımı atıyorum. ablam ulan! soymayı mı geçiriyorsun aklından? aman! der bakışını eteklerime doğru savurup, diğerlerine dönüyor.

benim gözlerimse cemilin çaresizliğine takılıyor. cezaevi yargıcının ağına düşmüş, onun felsefeye bulanmış, hukuk eleştirisi de yapan anılarını ve düşüşünü dinlemek zorunda kalışı canını iyiden iyiye sıkıyordu. belki karşısındakinin kim olduğunu bilse hayranlıkla dinleyecekti ama belli ki aklı editörden gelecek haberdeydi. ona gerçekten üzülüyorum.

herkesin tutturduğu ilişkiyi bölen hastanın oflamaları oluyor. herkesi huzursuz eden bu ses. geçer mi, diye bir an hareketsiz bekliyoruz. herkesin gözleri belli bir yere odaklı görünüyor, sesi bekliyoruz. ses adımı söylüyor. şşşt, diyerek yorganın altından çıkıyorum.

döndüğümde raciyi gitmiş buluyorum, zaten neden burada olduğunu bir türlü anlamamıştım. cemil endişeyle bakıyor bana, n'oldu, diye soruyor gözleriyle. omuz silkiyorum. cezaevi yargıcı artık ana karakter olmamanın sıkıntısını çekiyor. ercünün kafasındaki tilkileri tahmin edemiyorum.

tahminimce cezaevi yargıcını dinlerken kafasında oluşturduğu konuşmayı yapmak üzere açıyor ağzını cemil. daha önce sesini duymadığımızdan hepimizin yüzünden bir hayret ifadesi gelip geçiyor. bizdeki bu halden etkilenen cemil yapmak istediği konuşmadan çok uzak şeyler söylüyor, hatta onları bile söyleyemiyor.

-neden buradayız?

bu kez bütün gözler bana dönüyor. eee, afallıyorum. ben de konuşmak için hazır olmadığımı duyumsuyorum. cevap bekleyen kahramanlarımı oyalamanın yersiz olduğunu düşünüp;

-beni buradan kaçıracaksınız! diyorum.

o ana kadar bir köşeye sinmiş olan isyan birden sarsılıyor, meraklı gözlerini sözcüklerime dikiyor. cezaevi yargıcı bu gayrimeşru girişimi suratına yayılan bir gülümsemeyle karşılıyor. ercü, bana güvenme der gibi bakıyor, bir gün içeride bir gün dışarıdayım. cemilin yüzüne bir hüzün yayılıyor, kaçmak isteyişimin altındaki bulantıyı görebilecekmiş gibi, buruşmuş alnıyla gözlerime dikiyor gözlerini.

tekrarlıyorum; beni buradan kaçıracaksınız.

10 Kasım 2014 Pazartesi

...

aramıza hoşgeldin.
sesler bir anda kesildi. sessizlik huzurla mı geldi anlamsızlıkla mı geldi de sana iyi geldi? bir boşluğun içine düşmenin keyfini sorumsuzluğunu hissettin. kaçmak bu kez dışarı değil, yollara değil, bulutlara değil, derin derin, ince ince: içine. bu kadar sancılı, bu kadar karmaşık, bu kadar kaybolmuş olabileceğini nereden bilebilirdin?

kar yağdığının ertesi günü güneş açtı. erken değil mi, demiştin. kar için erken değil mi? demez olaydın. güneş o gün bugündür odanıza büyük bir pişkinlikle doğuyor. bulutlar nerede?

annen nerede? annenin elleri, annenin dokunuşu, sevişi, şefkati, kızgınlığı da öfkesi de, nerede?


okunmak üzere açılmış güzelim kitapları orada unuttun. tozlandılar. sarardılar. ilgisizlikten küstüler mi? artık o kadar sürükleyici mi değiller yoksa güzelim cümleleri mi basitleşti? o filmlerdeki güzel kadınlar bir anda yaşlandılar adamlar elden ayaktan düştü. sen boş gözlerinle yol arıyordun. bulamıyordun. aklın da inatla yitmiyordu.

civanperçemi gördün mü hiç dağlarda? sarılarını? sonra dağ papatyaları. morlu çiçekler. dikenler. dağın serinliği ve boşluğu. çığlığı gönder. karşı dağda da senin gibi bir kayıp mı var da onun çığlığını duyuyorsun. saçların. ne kadar dalgalansa az. ve azalıyorsun. yükün azalıyor, hafifliyorsun.

kandırmaca mı?
süreç mi? sürüklenmek mi?

gözlerini açtığında elinin altında katlanmış bir kitap buldun. annen elinde sarı civanperçemiyle geldi. yatağına seni üşütmeyen karlar yağdı.

bitti.


26 Ekim 2014 Pazar

kemik

toplayın takımları çift kale maç yapacağız.
sonra yere düşene ölümüne vuracağız. söz mü? acımak yok. kemikleri kırılacak hepsinin. en çok bel kemiği kırılacak. korkacağız da yine de vurmaya devam edeceğiz. düşmeseymiş.

sonra yalvaracağız tanrılarımıza. çok tanrılarımız olduğundan değil ha. her birimizin inandığı tanrı ismen aynı olsa bile yetenekleri bakımından farklılıklar gösterdiği için. benimki misal merhametlidir çok. dayanamaz yukarı çekiverir yerdekini.

göğe kaldıracağız ellerimizi. geri versin diye onu. kırılan her bir kemiğin sesi yankılanacak kulaklarımızda. çok kan akacak. her yere yayılacak. üzüleceğiz. sahi kemikleri kim kırmıştı?

gol olmayacak bu maçta hiç. beraberliğe de burun kıvıracağız. hep beraber yere oturup çamura bulanmış ayaklarımızı çekeceğiz kendimize doğru. ne çok kirlendik, hayret edeceğiz. kemikleri unutmayacağız ama hiç. kale filesi gibi işlenecek yüreğimize. ne çok kemik kırıldı. buna da hayret edeceğiz.

bebeklerin ağlama sesleriyle dolacak çamurlu sahamız. bu ses bizi rahatsız etmeyecek. mutlu olacağız ağlayan bebeğe. tepkisizliğinden elimizde kalan ağlama sesine şükredeceğiz. uyuyamayacağız sonra da. vurulan her bir tekmenin kırdığı her bir kemik girecek uykuyla aramıza. sızacağız sonra. rüyalarımızda da kemikler kırılacak. sıçrayacağız. sıçramalara doyamayacağız.

maç bitecek mi, bitmeyecek. bebek ağlayacak ve gözlerini hayal edeceğiz. yeşil olsun gözleri bebeğin, diyeceğiz, zeytin yeşili. sonra başını hareket ettirmesini de düşleyeceğiz bebeğin. meyve suyu içişini de.

bir müddet sonra üzerimizden geçen uçaklara bakıp hep düşmesini beklediğimizi anlayacağız. uçakların hiç düşmediğini ama içinde bebek olan arabaların takla attığını haykıracağız tanrılarımıza. acı bize, diyeceğiz. senin gücünle de bilginle de asla başa çıkamayız, acı! ve bebek ağlamasın da bir kelime çıksın ağzından. bu çamurlu ayaklarımızla sana haykırışımızın acziyetinden pay biç. n'olur, tanrılarımız, acı bize!

kemikler kaynayacak, kaynamayanlar vidalarla tutturulacak. kırılan kemiklerin baskı yaptığı akciğerler kanayacak. kanadıkça ağlayacağız. topu hiç görmeden maçı bitireceğiz. tanrılarımız bize acıyacak, göğe almak üzere olduğunu yere indirecek ve derin bir nefes alacağız. bebeğin sahada yankılanan sesine kulak kabartıp, umut besleyeceğiz. bir bebek ağlıyorsa annesini özlemiştir, değil mi, diyeceğiz. öyledir tanrım, sen en iyisini bilirsin.

biz. sancılardan, hatalarımızdan doğan vicdan azaplarından ve tanrılarımıza karşı gelmekten ötürü yorgun düştüğümüzde çivili bir yatak peydah olacak yanıbaşımızda. uzanacağız. belki sevgiye ihtiyacı vardır diye, kırdığımız kemiklere sarılıp uyuyacağız.

tanrım, onların kemikleri bizim kalbimiz kırıldı. iyileştir bizi.

28 Eylül 2014 Pazar

zaman bir cellattır!

italik kısım eskiden kalma bir yazının içeriğidir:

                   Hayır acı çekmekle ilgili en aşağılık konuşma şu:

NF : Farkındalık herşeydi benim için,
KB : Yani gövdenin üstündeki baş için.
NF : artık sadece acı veren birşey olduğunu anladım.
KB : Acı çekmemeyi başarabilecek misin yani?
NF : 
 Kendim yüzünden acı çekmeye devam edeceğim kuşkusuz bir ömür.
KB :
 Benim yüzümden mi acı çekiyordun sanıyorsun ....dun...?
NF : 
Her şekilde herşeyi kendine bağlayabilir insan; kendinden başka bir yere gitmek mümkün olmadığına göre de hep böyle olacaktır. Ama hayır! Senin yüzünden acı çekiyordum-çekiyorum. 
KB :
 Ben var olmadan da acı çekiyordun gerçeğini değiştirmez bu. Ya da tam tersi benim varoluşum senin acı çekmeni engelleyemeyecekti 
NF : 
 Karşılaştırılamaz bile! arayıp bulamamakla, bulup hayal kırıklığı yaşamak arasındaki acıyı kıyaslamam bile. Boşversene artık hissedemiyorsun hiçbir şey,  anlamıyorsun.
KB :
  Hayır hissedememek değil bu. Hissedememek olsaydı şu şekilde olurdu,
NF : 
 Sevgilim olup olmadığını merak ediyor musun hala?
KB :
 Böyle de olabilirdi, yükselip inmeler olmazdı: düz bir çizgi üzerinde tekrar kendini bulurdu.
NF : 
 Anlamıyorsun; hayalini kurduğun şeyi bulduğunu sanıp bütün o hayalleri onun üstüne kurup sonra da o hayallerin altında kalma acısını böyle açıklayamazsın. Komikleşme. 
KB : 
Mesele onu akılla açıklayıp açıklayamama meselesi değil ki. Tamamen bir inanç meselesi 
NF : 
 Mevzu çekilen acı değil mi?
KB :
 Mevzu çekilen acının ontolojik sebepleri. Diyorum ki ben, varoluşumun senin acınla ilgisi yok: acı insanın özünde bir yerlerde. Acı hep vardı 
NF : 
 Farklı şiddetlerde farklı önceliklerle vardı evet.
KB : 
Şiddet spesifik birşeydir.
NF : 
 Zaten genelleme yapmıyorum kendimden bahsediyorum 
KB :
 Ben de senden sözediyorum. Her gün aynı derecede baş ağrısı çek, sonra bir gün kolun kırılsın; başının ağrısını hissetmezsin.
NF : 
 Böyle aptal örneklerle mi açıklıyorsun bunu? ... Neyse boşverelim bunları... 
KB :
 Sevgilin var mı?

Nf: nastasya filippovna.
Kb: katip bartleby

Başka şeyler yazmam gerekirdi.

Çekilen acının ontolojik sebepleri.
Korkak karı.

Bir dakika. Baştan.

Şairi bir durakta kaybettim. İçime bir acı dolmadı. Çünkü şair kayıkta yakılan bir ölü gibiydi. Hayal kırıklığıydı ölüşü. Bazı insanların ölümsüz olması gerekir.
Dönüp okuma yazdıklarını, okursan silersin.

Şairin gerçekte olmaması bir tokat. “Mümkün olmayan”ı açıklama çabasına toplanıp gülüyoruz ben ve duygularım. Basit. Sıçtığımın dergisinde çıkan röportajın ontolojik olarak anlamı yok. Sıçtığımın ünvanları insanlığa hiçbir şey katmıyor. Benim yarattığım adam olarak bir şaheserdin, şimdi hiçbir şey!

Korkak karı!

Savunmayacağım. Korkaklığımı savunmayacağım: özellikle sana G! Sana ve içimde düştüğün kaosa, anlamına inanmadığım tek söz etmem. Ne var elimde sen ve senin acımasızlığından başka?

 Aklıma düşen birkaç numara. Karar bile veremiyorum. Bundan bir sene öncesinde yaşadığım bunalımın sonucu saatlerce ne kadar aptal olduğunu bana anlatan telefon konuşmasını zihnimin derinliklerine gömüyorum. Ve o numaraları çeviriyorum. Ontolojik olarak gereksiz. Bir kere çalan telefonu sakince kapatıyorum. Çünkü ne o telefon açılacak ne de konuşmaların bir anlamı var! Hiçbir şey kalmadı elimde yazılmış onca metinden başka o zamana ait. Mutlu muydum, hayır. Acı çekiyordum, acının en güzelini göğsümün üstünde gururla taşıyordum. Sonrasında hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Ayarlarımı ontolojik olarak aşk bozdu.

Şairimi kaybettim.
Ve hükümlü.
Ne düşünmüştüm. Kimsenin okumadığı cümlelerinin ne kadar güzel olduğunu düşünmüştüm. Gözlerinin, ellerinin, ve bu aradaki bakışlarının ne kadar güzel olduğunu. Ona hiçbir şey ıspatlamam gerekmiyordu, anlıyordu beni ve olduğum gibi kabul ediyordu. Etmiyormuş. Anlamıyormuş. Beklentilerim üzerine bir yanılgıya kapılmış. Ya çok ahlaklı, diyorum ve artıyorum. Ya da müthiş bir aptal!

Müthiş bir aptal.

Ölümümün bilmem kaçıncı yılında bana ölümümün boktan bir şey olduğunu tekrar ediyor. Bıkmadan usanmadan anlatıyor. Okuyorum ve ölüyorum. Ölüm tükenmek bilmeyen bir tekrardan ibaret. Kapı açılıyor ve aslında kapı hiç açılmıyor. Özünde kapı yok. Ontolojik olarak kapı bir yanılgı.


Ontolojik olarak sevgilim de yok sevgili katip.

Okuma! Okuma! Okuma! Okursan silersin!

İnsanlar birbirine karıştı. Birinin yüzü diğerinin sözlerini söylemeye başladı. Yıllardır konuşmayandan ne sözler döküldü.


Şimdi katip, şair, ve G! Katip her zaman umarsızdı, şimdi avazı çıktığı kadar bağırıyor. G şefkat doluydu, şimdi en acımazım. Şair anlayışlı bir adamdı, şimdi gerçek bir anlayışsız. Ne kadar değiştik! Ne kadar ölüyorum.

Aşağılandıkça alamayacağı intikamları biriktiren küçümen insanların sesleri kulaklarımı dolduruyor. İçinden çıkılmaz bir hal alan anne karnına dönüş arzuları bomboş. Bir kere doğuyor insan, yeterince sancılı. Sonra geri dönüşü yok. Ve özgürlük diye bir şey yok! Hiç olmadı. İnsanlığı kandıran ne güzel yalanlar var bir bilsek!

Ölmedim mi hala. Onca kelime geçti. Yaşıyorum. Pekala. Bunu kaldırabilirim. “ölüm bu kadar abartılacak bir şey değil” diyor g, “olsaydı herkes ölmezdi”.

Ünlem.

Okumuyorum. Doğmuyorum. Ölmüyorum. Ölemiyorum.

Aptallık ediyorsunuz. Ne güzel saçmalıklar bunlar, kimse umursamıyor. İçimde bir karadelikle yaşıyorum. Evrenim şişiyor, şişiyor, şişiyor.. tanrılarım çaresiz, bilimin kendilerini yalanlamasını bekliyorlar. Zavallı tanrılarım. Benim güzel tanrılarım.

Ontolojik olarak tükeniyorum. Zaman hep geçmiş. Sakinleşmek için odanın içinde yürümek, soğukta oturmak, sigara çekmek ciğerlere, alkol doldurmak mideye.. hiçbir işe yaramıyor.

Öldüysen haber ver.
İçim sıkışıyor ölmedim daha.
Sıkışıyorsa iyi, ölsen duramazdın.
Ölsem duramazdın.

Başka zamanlarda başka delirmelere saklanmış bir bölüm aklımı da azad ediyorum. Başka dünyalarda yaşam olma ihtimali beni kahrediyor, sizi heyecanlandırıyor mu? Gülmek bir direniş şekliymiş, bilmiyordum. Ağlamak nedir, devrim mi?! Haydi, kurtulayım korkaklığımdan.

Her şey bir dağ zirvesi tehlikesinde, elektrik yüklü. Tam manzaraya bakacakken, yıldırım düşer ve ölürüm.

Ölsem duramazdım. Çünkü akbabalar var, gerçek.

……………………………………………………………………………………



7 Eylül 2014 Pazar

zamana güvenmek:

kadının aceleci, telaşlı, duygusal,  ufak bir olumsuzlukta toz şekeri gibi dağılması gibi özelliklerinden dolayı asla beceremediği şeydir. zaman tehlikelidir. ona güvenmek, kötü sonuçları peşinen kabul etmek demektir.

beyaz saçlarını en çok kadınlar kapatır.

21 Haziran 2014 Cumartesi

gypsy kings ne ara bitti atilla ilhan'a ne ara geçtik, ben selim'i ne ara okuttum kendime, edip ne ara karıştı araya, cemal nerden çıkarttı başını, göğe bakma durağına gelmek için hangi otobüse bindik hiç hatırlamıyorum. oysa şu ana kadar verdiğim ani kararların tek hayırlısı aldığım o şemsiyeydi. sonra martılar gökyüzünü birbirine kattı ve biz 32. yaşımızı 33. yaşımıza bağlayan geceyle ilgili konuştuk. hayallerin beni mutsuz ettiğini de belli ki o an ayrımsadım.

elimden gelse, uzatabildikçe uzatırım bu karanlığı. gecenin bu serseri hali hiç bitmez. bir kaç kadeh içtiğim şarabın dumanı hiç aralanmaz gözümde. uyandırmam selim'i de. hiç bitmeyen mumun sarsak ışığını duvardan takip ederim. ve sarıldığım bu kitabı boğana kadar bırakmam. hiç doğmaz güneş, dünya dönmez öteki yüzünü. paris kahvelerinden birinde oturup geçen otobüsleri de hiç yazamaz böylece perec. onu ve gözlerini canımdan çok severim zifiri karanlıkta. attığım adımın da nereye gideceğini göremem. karanlıkla dans ederim ben, kimse görmez. kanepede uyuyakalan kadına hala şiir okurum. elimde en son didem madak kalır, onunla birlikte ölürüm ben bir koltuk başında.

ah o ağladığım film sahnesi yok mu, onu bu yorgun gözlerimle tekrar izlerim, yine ağlarım için için. yere düşen gözyaşı sel olur, felaket olur. ahmet ağbi, güzelim, öldün mü sen. selim'in bir çok kez andığı o esmerliği hatırlayınca aynadaki beyazlığımdan utanırım. ilanımdır, artık tek kelime etmem. onun bana sözcüksüzlüğünü kendime tekrar yaşatmam. sözümdür, bir daha o şarkıyı dinlemem. kıvırcık saçlarına parmaklarımı dolayıp uyuduğum adamı hatırlamam. ahdimdir, bir daha "aklım kayıp kalbim şiir okuyor" demem. ve tesellimdir, bir daha diyarbekir'e uçakla gitmem.

ondokuzumda çok güzel bir aşıktım.
yürmidördümde umutsuz bir kadınım.
otuzüçümü otuzdördüme bağlayan gecede ancak bir c. olacağım.

ne acı.. ah ne acı...

yaşanması gerekenler ancak bu kadar zaman kaplıyor. daha fazla değil. yorgunum. zamanın kendini hatırlatma çabası; saatlerin tıkırtıları. insanın hem cenneti hem de cehennemidir yatağı; her gece gömüldüğü mezarıdır. tekrar tekrar dirilir, tekrar tekrar ölür.

ölsem affetmem kendimi. ölsem affetmem.

10 Haziran 2014 Salı

içinden gece geçen gündüz ve hafıza problemleri

"Herhalde artık bütün bu anlattıklarımdan sonra şimdi size, işte ormanda öyle düşününce ben arkamda bir uçan bir uca yakılıp yıkılmış ülkeler, kendi karanlığında kayıp köyler ve ıssızlığına baykuş tünemiş nice viran şehirler bıraktım da sonunda hayal ede ede, sert çehreli taşlara şekil veren gök mavisi çekiç sesleriyle çınlayan uçsuz bucaksız bir bozkırın ortasına varıp soluk soluğa durdum ve orada birdenbire beni şaşırtan mahşeri bir kalabalık gördüm, diyebilirim." -h.a.t.
onca zaman sonra evimin güzelliğinin bir parmak toz altında kaldığını farketmem işte böyle bir yolculuktan sonra oldu. evin dağınıklığında neler bulmadım. masanın bir köşesinde kalmış, Elif'in kadıköyde bir tablacıda beğendiği, ona "beğendin mi?" diye sorduğum, olumladığı, sonra "iyi o zaman alma, hayır bırak bırak alma" deyişime anlamaz attığı bakışı, "a-a! deli mi ne, iyice çıldırdı ayol n'apıcam ben bununla*" diye içinden geçirdiğini tahmin ettiğim, ve elbette hiç şaşırmayacağı bir şekilde benim aynılarını evvel bir zaman önce aynı tablacıdan aldığımı,  hatırlatan küpeleri buldum. giderken, gitmesinin yarattığı üzüntüyle belki, belki o dillere destan hafızamın kalleşliğiyle ona vermeyi unuttuğum, sonra aklıma gelince göndermek için masanın üzerine koyduğum ve...

ve elifsiz balkonun mahsun hali bir anda evin bütün havasını değiştirdi.  adını hiç duymadığım bir sigara alıp geldikten sonra "niye içmiyorsun, winston değil diye mi? gidip alayım mı bakkaldan" demesini hatırlamak yüzüme akşam güneşi gibi yayıldı. sonra birden bana "evinde hep müzik olurdu senin, bu kez neden böyle sessiz" deyişini hatırladım. telaşla ikimizin de seveceği bir şarkı açıp rahatladım. içimden "heidegger benimle ol oturup yıldızlardan bakalım dünyadaki resmimize" de demedim değil.

sonra onca zamandır aradığım bir kalemi bir not defterini bir tişörtü, kirli çorapları, yarısı okunmamış kitapları, üzerine bir takım numaralar not alınmış eski gazeteleri, banyo yaptırılmış filmleri, boş ilaç kutularını buldum. selim bütün bu bulmalar sırasında hep bir yerlerden bana baktı durdu. kitabın üzerine bastırmakta hiç bir beis görmediği, cağnım gözlerinin kapkaralığını sergilemekten belli ki utanmadığı fotoğrafı evin her yerinde karşıma çıktı. elbette bana sorsa asla izin vermez, bir takım illitürasyonlar koyalım selimcim, daha atraksiyonlu olmaz mı, derdim. selim bana sormadı. evimin bir yerlerine tünemiş jübile'si, ilk basım kitapları, dergilere verdiği söyleşiler ordan burdan karşıma çıkınca ben kıskanmakla kaldım. evi süpürürken birilerinin kitaplıklarında duran selim'in bütün kitaplarını da çektim süpürgeye. herkes giden şiirlerin ardından bakakaldı ve ben de kötü kötü güldüm.

bir müddet sonra mutfağı temizlemek zorunda kaldım. en başından bildiğim bu kötü sonu uzaklaştırmak için bütün kirlileri, hatta az kirlileri yıkadım. camsille aynaları temizledim. kitaplığın tozunu aldım. yatağın nevresimlerini çarşaflarını bile değiştim de mutfağı temizlemekten kurtulamadım.

herşeyden sonra, bütün bu hengame ve uğraştan sonra evimi saran vanilya kokusunu elif'le paylaşamadığıma yandım en çok. sonra yaptığım keki kurabiyeyi tadarken gözünün içine bakıp da "güzel olmuş mu?" diye soramadığım selim'e yandım. belki gökhan gelir de... o da benden çok çabuk sıkılıyor.

bizi elif'ten aldığım şarkıyla başbaşa bırakıyorum.


9 Mayıs 2014 Cuma

Pravdiloda daye bre jek kalo sabata.

Pablo Picasso - Three Women

öykünün üçüncü sayfasında aklıma düşüyor açıyorum. açıyorum çünkü içim avaz avaz söylüyor şarkıyı. hani aslında söyleyemiyor da, bir kaç kelimesini ancak çıkartıyor, komik duruma düşüyor içim. onu bu halden, bana karşı değil de, kendisine özsaygısını kaybetmesinden korkup açıyorum. öykünün de başı önünde, aman! diyor. aman! koş aç sanki kaçıyor! "ah"la başlayan bir öykünün aman! demesi kulağıma o kadar güzel geliyor ki kendisinin naif bir varlık olduğunu bilerek, büyük bir huzurla açıyorum ben şarkıyı. anlarsın ya sen, der gibi bir bakış atıyorum öyküye, sen anlarsın bu halleri. gülümsüyorum.

içim şarkıyı duyunca önce bir mutluluk bocalaması yaşıyor, sonra duruluyor. nasıl hareket edeceğiniz bilmez, bir kere dinliyor şarkıyı, ikincisinde bildiği sözlerini bağırıyor, üçüncüsünde kendini yere atmış, gözleri kapalı, öyle tuhaf bir hali var, bir yandan buruk, ne anlattığını biliyor şarkının, bir yandan mesut, bu müzik yok mu! içim bazen çok tuhaf.


iki kadının şiirleri var hemen yanımda. biri güzel diğeri güzel. biri ölü, diğeri ölü. bütün güzel kadınlar ölür diyorum ben. çirkinlerin bir farkı olmalıydı.

diyor ki furuğ,

...
bakışları sıcak ve coşkulu
kapatıyor bakışlarımın yolunu
ey gözleri aydınlık bir yol, güzellik ülkesinde
ey bakışları şarap, mineli kadehte
ah, koş ey, dudakları çöl lalesi, kan renginde
yol, çok uzundur
lakin yolun sonu nurdan saraydır
ayağımı usulca atıp üzengiye
kayıyorum göğsünün gölgesine
gidiyor aklım başımdan
yine öyle sakin ve dinginlikle
rüzgar bacaklı atının toynakları
şehrin sokaklarında, taşlarda tıkırdıyor
güzel tacının üzerinde
güneş ışınları parıldıyor
onunla birlikte terk ediyorum bu hüzünlü şehri
insanlar hayranlık dolu gözlerle bakıp
fısıldıyor:
"talihli kız!"

sonra didem geliyor tüm nazik, narin, muzip haliyle;

Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının Tanrım,
Ulaşılamazdı,
Sen sarılmak istesen ona,
O sana sarılamazdı.
Ne çok dikenin vardı Tanrım!
Ne çok isterdim,
Sana sarılamazdım.
Ve şöyle derdim o zaman:
Ah!
Fernand Leger - Three Women


didem ve furuğ karşımda oturuyorlar. karşı kanepeye yayılmışlar tabiri caizse, furuğ kahve istiyor didem çay. "hem çay demliyip hem kahve pişiremem hanımlar!" diyorum, "orta yol bulun!"

bir sigara ver bari diyorlar.

ne yazık ki paketimde kalmış son sigarayı gösteriyorum. "yalnız salonda içemeyiz, annem kızıyor"

mutfağın rahatsız sandalye-taburelerine tünüyoruz. elimizdeki bir sigarayı üç kadın dönüyoruz. bir ara didem seğirtip sallama çayları buluyor. bana kötü bir bakış atıyor. üşengeçlikten, diyorum belli belirsiz. kalkıp su kaynatıyor. furuğ oturduğu sandalyeden kalkacağa benzemiyor. didem ona da kötü bir bakış atıyor. kötü dediğim de öyle bildiğiniz gibi kötü değil, didem kötüsü. ne kadar kötü olabilir, işte biraz ciddi bir bakış. sen? diye soruyor bana, "bana da ıhlamur sallasana ya, bak şu kutuda" diyorum.

hiç utanmam yok, çünkü utanmak saçma, temelsiz, toplum ürünü bir duygudur. bu noktada kendimle hafiften bir gurur duyacak gibi oluyorum. ikisinin de bunu hemen farkedeceklerini anlayıp vazgeçiyorum. bu kadınların diline, dilinden kalemine düşmeye gelmez.

kahve, çay ve ıhlamur masaya geliyor.

"evet hanımlar!" diyorum "söyleyin bakalım bu vicdansızlıkları neden yaptınız!" elimde olan iki kitabı masanın ortasına fırlatıyorum. doğruyu söylemek gerekirse masanın ortasına fırlatamıyorum tam, çünkü masa binbir şeyle dolu, kenarına bırakıyorum. ama sert bırakıyorum, bir havam bir tavrım olmalı zira bu iki kadının yanında saçları ortadan ikiye ayrılı küçücük bir kızım.

biz bir sigarayı ve kahve-çay-ıhlamuru saatlerce içiyoruz. "sizin yüzünüzden yine birinci çoğul şahsa döndüm" diyorum. "kendimi güçlü hissediyorum"

tavırlarının yumuşaklığından yüz bulup, "hadi bir güzellik yapın, ortak birşeyler yazalım, benim de kitabım olsun ya! ben de istiyorum!" diyorum.

hiç bitmeyen sigarayı didem alıyor, furuğ bana dönüp,

19 Mart 2014 Çarşamba

An.

Koşan çocuklar var. Cıvıltıları uzaklaşıp bir boşlukta yitiyor. Mahallenin çocukları. Yukarki parka çağırıyorlardı. Saklambaç oynacaktık. Ne olmuştu?

Kabuslardan uyanmıyor. Sanki uyuyormuş numarası yapar gibi, yalnız kalınca gözlerini açar gibi açıyor gözlerini gecenin bir yarısı uykusunda. Otoyolun sarı ışıkları odasına doluyor ve o kendini başka bir şehirde duyumsuyor, küçük bir sokağın sarı ışıkları geziniyor üzerinde. Kafasını bir uzatsa dik bir yokuş görecek, alıştığı. Ama kafasını uzatmıyor, otoyolu görmüyor.

Aklına geliyor bir an, köyde fotoğraf çektirdiği bir akraba kızı vardı. Kaç yaşındaydı o sıralar, daha ilkokullu olmalıydı. Flu çıkmıştı fotoğraf. O fotoğraftaki kazağı hiç sevmezdi. Ama botlarını severek almıştı da çabuk bozulmuştu. Giyinmek zorundaydı botları, su almadıkça yenisini almazlardı. Fotoğrafta arkadaşlık ettiği kızın bir de kardeşi vardı. Beş senesi vardı o kızı göreli, nişanlı mıymış neymiş. Kendi akranı çoktan evlenmiş, kaç çocuğu varmış.

Köye en son önceki sene gitmişti. Dedesi geldiğinde. Halanın torununun sarı yeşil gözlerini çok sevmişti de fotoğraf makinesini yanına almadığına hayıflanmıştı.

Evin karşısındaki elektrik direğine tırmanmış arkadaşına herkesin bir köyü vardır,  demişti bilmiş bilmiş. Hepi topu beş kez gittiği annesinin köyünü böyle sahiplenmişti demek. Başka köy görmemişti zaten. Ortasından dere geçen  güzel köy annesinin akrabalarının görece sıcaklığıyla çocuk gönlünde yer etmişti.

Gülümsüyor. Esniyor. Şehrin hala karanlık oluşuna, gecelerin belli saatlerinin hiç geçmemesine hayret ediyor. Zamanın bunca göreceli bir kavram olduğunu en son geçmek bilmeyen derslerin saatler süren son dakikalarını beklerken düşünmüş olmalıydı.

Sağından soluna dönüyor. Yine çocuk cıvıltılarına dönüyor. Akşam ezanından önce dönüyor telaşlı, dönüyor ki daha fazla vakti olsun, ezanla annesi eve çağıracak.  ...


Posted via Blogaway

14 Şubat 2014 Cuma

bir mektup yazmak girişiminin başarısızlığından doğan karmaşa.



birtakım gerçeklerin üstü örtülmüş olabilir. ne bileyim, birbirimiz hakkında birbirimizin yanında başkalarına konuşurken bir bakıştan bir duruştan bir dudak büküşten bir kaş kaldırıştan bütün söylenecekler bambaşka bir yere gidebilir. kadınların erkeksiz yaşamlarında incelenmesi gereken çok şey var.

ailemizde sayıca eşitlik vardı, üç kadın üç erkektik. ama nicelik olarak eşitlik nitelik olarak eşitlik doğurmadı. nitelik olarak kadın fazlası vardı bizim evde. bizim evde çok fazla kadın vardı. evet.

ben bir takım gerçeküstü öyküler kurgularken zihnimde, bilge karasu çıkıp geliyor ve "şşştttt" diyor, bir an göz göze geliyoruz ve ben onun gözlerinin değil de bakışlarının güzelliğinden kaçırıyorum gözlerimi, ne yalan söyleyeyim utanıyorum. "seni neden bunca özlüyorum bilge?" diye soruyorum gözlerim yerde, o mahcup gülümseyişi gelip geçiyor güzelim suratından. 

kediler hep dört ayaklarının üzerine düşmediler, bunu gözlerimle gördüm. 

9 Şubat 2014 Pazar

yarım bıraktım.

benim hiç okuyucum olmadığından sizlere nasıl sesleneceğimi bilmiyorum: belki okuyucularım yerine okuyucular demeliyim, belki sevgili arkadaşlar. dostlar? dostlarım. evet sevgili dostlarım. elime bir kağıt bir kalem almak çılgınlığı aklıma düşeli beri bu fikre karşı koymaya çabaladım. benim gibi bir adam için kalem o kadar yabancı ve tehlikeli bir nesnedir ki bir insan onu, fikirlerini yazmak üzere eline aldığı anda kalem tarafından suç işlemeye zorlanır ve sonunda o suçu işler de. ister roman-öykü gibi edebi eser yazmak amaçlı olsun ister deneme ya da köşe yazısı yazsın. bir noktada kalemin hakimiyetini yitirir ve suçlu olur. gerçek bir suçlu!
23 yıllık memuriyetim boyunca yazılmış her türlü metni inceleyip, içlerinde ülkemize ve devletimize, liderimize ve sistemimize zarar verecek bir sözcük var olup olmadığını araştırdım durdum. romanlarda konuşturulan karakterlerin ağızlarından çıkan sözcüklerden, satır aralarına, dikkat çekmemesi için yazarı tarafından özenle yerleştirilmiş yasaklı kelimelere kadar herşeyi tek tek bulurdum. işimde oldukça başarılıydım. başka bir göreve atanmak kesinlikle istemedim. yalnızca bu işte kalmak, okumak okumak ve okumak istedim. her bir kelimeden kuşkulanırdım. bir metin içinde iki kere tekrar etmiş bir sözcük gördüğümde bunun gizli bir anlamı olduğunu anlar, şifresini derhal çözerdim. yüzlerce yazarın yazdıklarından ötürü tutuklanmasına, sürülmesine ve hatta devletimizin gizli koruyucuları tarafından ortadan kaldırılmasına sebep oldum. bir memurun 40 yıllık iş hayatı boyunca bir kere sahip olmayı canı gönülden dilediği görev başarı ödülünü tam üç kez kazandım. en sonuncusu üçlü yıldız rozeti, liderimiz tarafından yakama takılmış, köşe yazarı olan bir grup insanın gizli bir dille haberleştiklerini keşfedip, bir örgüt olduklarını açığa çıkartmış olduğum için verilmişti. rozetlerimi gururla taşırdım, meslektaşlarımın canlarını yakacak şekilde kullanmasını iyi bilirdim bu rozetleri. benden yüksek rütbeli memurların, şeflerin bile, benimle konuşurken, bana emir vermeye kalkışırken öyle bir gözlerine sokardım ki rozetlerimi en sonunda onlara emir veren ben olurdum. başları öne eğilmiş utanç içinde ayrılırlardı yanımdan. 

bari adamın adı da arkadi ivanoniç, vasya şumkof falan olsun da tam olsun. içime dostoyevski kaçmış desem az olacak. resmen ele geçirmiş.. ortaya çıkan da beşinci sınıf dostoyevski öyküsü. peeh.

23 Ocak 2014 Perşembe

bu kelimelere de yazık.
ziyan oluyorlar.

21 Ocak 2014 Salı

oku!



Ne zamandır, aylardır doğru düzgün kitap okumadığımı, son bir kaç haftadır farkediyorum. O kadar çok yarım kalmış kitap sığınıyor ki elime, hangi birini bitireceğime şaşıyorum. Son iki gündür üç yarım kitabı tamamlayıp, onları böylesi bir boynu büküklükle kendimden uzaklaştırmamın sebebini düşündüm durdum. Ruh halim, hayatımın ve özellikle geleceğimin karmaşası, konsantrasyon bozukluklarım.... Liste uzayıp giderken zihnimde termosa koyduğum sabahın çayını buldum salonda.

Evin bir yerinde sıcak bir bardak çay bulmanın keyfini kelimelere döküp de, anlatamadığımı görüp huzursuz olmak istemiyorum. Bu yüzden bunu ancak yaşayan bilebilir deyip, çekiliyorum.

Ne diyordum, kitap, evet.

Biraz önce bir telaşla elimden geçip giden Münir Göle'nin Fısıltılar kitabında yaşadığım huzursuzluk görülmeye değerdi. Bir erkeğin kadınlar konusunda ahkâm kesmesi her zaman gülünçtür. Fakat kestiği ahkâmların gerçeklik payı olduğu içten içe hissediliyorsa orada huzursuzluk boy gösterir. İlk gençlik zamanlarımdan bu yana ilgim olan mitoloji, bir çevirmenin iç dünyasıyla, miti yeniden yazmakla çevirmek arasında kalışı, ve bir de hiç yoktan araya giren çevirmenin iç sesi, kitabı bir çırpıda okunanlardan yaptı. Afiyet oldu vesselam.

Çevirmen-yazar 109. sayfada şöyle buyurdu:

    Kadın, bir boşluktan ötekine sürüklenir; her seferinde yeni bir heyecan, yeni bir inanç. Bir başka boşluk, hep aynı boşluk. Ekşiyip inancını yitirdiğinde yüzü kırışmış, derisi sarkmış bulur kendini. Öfkelenir, yazıklanır. Geçmiştir.
    O boşluğu kendi yaratmıştır, kendi beslemiştir. Kendi korkularıyla kurguladığı, doludizgin yaşadığı o boşluğun adı yanılsamadır. Asla bilmemeye yazgılıdır, bilmez. 
Şimdi Bulgakov okumaya başlıyorum. Bu noktada Gökhan'a dönüp pis pis bakmak isterdim. "Bu utanç da sana yeter!"

Söyleyeceklerim bu kadar.
Teşekkürler.

12 Ocak 2014 Pazar

Karga



Sabahın güneşi şehri tuhaf bir soğuğu örter gibi aydınlatırken sarkıyordu adam pencereden. Tam vakit buydu. Adam yaşlıydı ve pencereden sarkıyordu. Çıkardığı tuhaf sesleri anlamlandırmak bir kaç saniye aldı. Pencerenin önündeki sera bozması bahçesinin üzerine gelen güzelim kargaları korkutmaya çalışıyordu. Kargaları korkutan yaşlı adam, sabah güneşi ve soğuk.

Kış hiçbir şehirde bunca karmaşaya sebep olmaz.

Karga? Karga uçtu. Uçtu. Uçtu. Bağırdı ve uçtu.

Kargaların iki yüzyıl yaşadığı söylenir. Ben buna inanmam. Kargaların saygı duyalası hayvanlar olduklarının farkına varmak için gözlerine bir kez bakmak yeterlidir. Korkutucu olmalarından bahsetmiyorum. Saygı duyulası olmaktan bahsediyorum. İki yüzyıl yaşaması gerekmez ona saygı duymak için. İki göz yeterli.

Şah!

Kargalar uçan hayvanlar içinde en gizemli olanıdır. Onun bu hale gelmesinde elbette edebiyat etkilidir fakat gözleri daha çok etkilidir.

Kargalara baktın mı hiç? Yani onların gözlerine?

Beyaz at d5'ten f6'ya gider.

Hayvan sevgisi başka birşeydir. Onları seversin, sevgi besleyemediklerine zarar vermezsin, ve yaşam haklarına saygı gösterirsin falan. Bunlar da değil bahsettiğim. Karganın gizemi, pencereden sarkan, yaşlı, yüzü tam görünmeyen ama kargalara bağırışından çirkin olduğu bilinen adamın gizemi gibidir. Bilinmezlik. Kargaların ne yediğini hiç düşündün mü?

Siyah vezir a4'ten c2'ye gider.
Şah!

Çiçek beslemeyi hiç beceremem. Bir tane yıllardır benimle olan sabırlı, her görenin "Güzel" diyebileceği bir çarpıcılık barındırmayan ama benim harikulade bulduğum bir saksı çiçeğim var, daha doğrusu bitki. Hiç çiçek açmıyor. Ama bir kargayı asla besleyemezsin. Bir martının ne yediğini bilirsin. Ama karga ne yer?

Siyah kale a8'den a1'e gider.
Şah mat!

Beyaz yenilmeye mahkumdur.
Karga siyahtır.

Yaşlı adam kargaları kovalar. İçeri girmek için doğrulur. Pencereyi ve perdeyi örter. Sonra mutfağa geçmiş olmalı. Masasına oturmuştur ve içi bok püsür dolu gazetesini açıp okumuştur. Karısı hayattaysa ona çay vermiştir, çocukları varsa onlar yoksa kendi. Bu yaşlı adamın yalnız kalmış olması fikri daha olası. Yaşlı adam o evde pencerenin önünde oturur. Çocukluğundan kalma bir sapanı vardır. Sera bozması bahçesine yaklaşan bütün kargaları taşlar. Kargalar yaşlı adamın şeytanlarıdır. Acımaz. Hatta içten içe mutlu olur, yüzünde mutluluk izi değil bir sinir vardır. Sanki koruma içgüdüsüyle hareket ediyormuş izlenimi yaratmak ister. Ama ben bilirim, içten içe seviniyordur. Öldürme içgüdüsü.

Öldürmek.

Ölüm siyahtır. Karga siyahtır.
Bilinmezler siyahtır.
Beyaz şah devrilir, martı balık yer, simit yer.
Siyah şah kazanır, peki karga ne yer?

1 Ocak 2014 Çarşamba

kadın.

bu ne yapaylık. kendimden utanıyorum. halbuki başta ne düşünmüştüm?
ne düşünmüştüm?

kadın düşünme yetisini kaybettiğini o an farketti. hayır. o an da farketmedi. kadın hala farkında değil. 

sinirlerim bozulmuş. birinci tekil şahsımı da kaybettim. en çok "biz"i seviyorum. güç veriyor. siktiriboktan bir güç. olsun.

kadın güçsüzlükten öldüğünü de farketmedi o an. ne salak bir kadın!

takozlarım düştü. ben de düştüm. halbuki yüksekte olmaktan tam da keyif almaya başlamıştım. kibirli değilim, onlar çok aptal. 

kadın gözlerinin altının morardığını sandı aynaya bakıp. sonra bu morartı sandığının günler öncesinin makyajı olduğunu farketti. evet bir şey farketti, ve mutlu olamadı. önceden farketmediği şeylerin farkında olmadığından, ya bırak nolur...

bu ne yapaylık? bu da ben değilim! ben hangisiyim? 30 yaşıma geldiğimde de aynı soruyu sorarken bulacağım kendimi. keyifsizlik. içi geçmiş. pis. kokuşmuş. bak bunlar hep aynı cümleler. hep aynı hikayeler. 
içimden ağlamak bile gelmiyor. ne içi? içim kalmamış benim, bitmiş. ne kalabalık. ne kötü bir kalabalık. bir an, o gün, ne güzel hissetmiştim kendimi, sanki sanat vardı. ben sanattan ne anlarım, ama öyleydi, sanki bütün şehir çok güzel şarkılar dinliyorduk, kitaplar okuyup, ressamları izliyorduk, ne güzel çiziyorlardı ve biz de ne güzel izliyorduk. sonra ortalıkta hep bir hoşgörü vardı, kimse farklı değildi, aynılıktan değil de, farklılığın konu olmadığından. hoşgörü de ne güzel bir kelimeydi. sonra o gün bıçak gibi kesildi. yerini keyifsizlik aldı. 

olmaz olsun böyle kadın! bu kadını yazan yazarın da beynine tüküreyim. 

..