29 Aralık 2011 Perşembe

-10-

Her zaman Komünist Partisi ve Ana Kilise tarafından sevilmek istemişimdir. Joe Hill gibi, folk şarkılarında yaşamak istemişimdir. Bombaların sakat bıraktığı masum insanlar için ağlamak istemişimdir. Yol üstünde bize yemek veren köylü babaya teşekkür etmek istemişimdir. Yanlış elimle selam verirken insanlar gülümsesin, ben de gömleğimin kollarını hafifçe kıvırayım istemişimdir. Bazıları Dante'yi tanısa da, zenginlere karşı olamk istemişimdir: içlerinden biri yokoluşundan önce benim de Dante'yi tanıdığımı öğrenmişti. Suretim, omzumdan aşağı yazılmış bir şiirle Pekin'de taşınsın istemişimdir. Dogmaya gülümsemek, yine de karşısnda egomu yok etmek istemişimdir. Broadway makinelerine karşı koymak istemişimdir. Beşinci Cadde kendi kızılderili patikalarını hatırlasın istemişimdir. Kaba saba tavırlı insanların yaşadığı bir madenci kasabasından çıkıp tanrıtanımaz bir amcanın öğretilerinden etkilenerek ailenin yüz karası bir bar kuşu olmak istemişimdir. Bir trenle Amerika'yı boydan boya geçmek, anlaşma toplantılarında zencilerin kabul ettiği tek beyaz adam olmak istemişimdir. Yöntemlerime hayran eski bir kız arkadaşıma devrimlerin açık büfelerde gerçekleşemeyeceğini ve istediğini seçip alamayacağını söylemek, gümüş rengi gece elbisesinin bacak aralarının nemlenişini izlemek istemişimdir. Gizli polisin iktidarı alışına karşı ama Parti'nin içinden savaşmak istemişimdir. Oğullarını kaybetmiş yaşlı bir hanımefendinin kerpiç bir kilisede oğullarına verdiği sözü tutup benim için dua etmesini istemişimdir. Ağzı bozuk konuşmalar karşısında haç çıkarmak istemişimdir. Küçük bir kasaba ayininde kilise yönetimi aleyhinde konuşan pagan kalıntılarına karşı hoşgörülü olmak istemişimdir. Yahudiler hakkında iyi şeyler yazmak istemişimdir. Franco'ya karşı birliği savaş alanına taşırken Basklar arasında vurulmak istemişimdir. Bakireliğin ele geçirilmez kürsüsünden, gelinlerin bacaklarındaki siyah kılları seyrederken, evlilik üzerine konuşmalar yapmak istemişimdir. Çok basit bir İngilizceyle doğum kontrolüne karşı bir makale; iki renkli göktaşı ve sonsuzluk çizimleriyle resimlendirilmiş, fuayelerde satılan bir broşür yazmak istemişimdir. Bir süre için dans etmeyi yasaklamak istemişimdir. Folkways şirketi için plak kaydı yapan keş bir rahip olmak istemişimdir. Siyasi nedenlerle atanmak istemişimdir. Kardinal -----'nin bir kadın dergisinden yüklü bir rüşvet aldığını yeni öğrendim, günah çıkarttığım rahip bana küçük bir saldırıda bulundu, köylülere makul nedenlerle ihanet edildiğini gördüm ama bu akşam çanlar yine çalıyor. Tanrı'nın dünyasında bir akşam daha ve karnını doyurmas gereken çok insan, çökmek için yalvaran çok diz var; yıpranıp parçalanmış cüppemle aşınmış merdivenleri tırmanıyorum. 
L. Cohen - Görkemli Kaybedenler 

11 Aralık 2011 Pazar

Cicero / Mustafa IV

Cicero'yu çalışıyorum.

Roma siyasal düşünüşün en önemli temsilcisi olan Cicero, bu konumunu yarı Yunan yarı Roma düşünürü sayılmayıp tam bir Roma düşünürü sayılmas....

Mustafa'yı en son gördüğümde ona doğru hiç dönemedim. Hiç bakamadım. Öylesine korktum. Onunla konuşmak istesem herhalde, bir hafta alıştırmam gerekir buna kendimi.

Cicero...
Cicero'nun hukuk ve devlet felsefesi ile ilgili görüşlerinin temelinde Stoacı inançları yatmaktadır. Ona göre "göklerdeki sürekli değişmeler ve devinimler sırasında, insan ırkının tohumunun atılacağı bir an gelmişti. O zaman bu tohuma tanrısal bir armağan olarak ruh bağışlanmıştı." "Yasalar"da yapılan bu ve ötek...
Otobüsle dönerken otobüsün sağ tarafına oturuyorum. Çünkü kitapçının önünden geçtiğimizde onu görme ihtimalim oluyor. O zaman oradan yavaş geçmesi için otobüsün dua ediyorum. Oraya kadar yavaş gelen otobüs, kitapçıya bir iki mağaza kala hızlanıyor. Mustafa'yı görüyorum, bir iki kişi var kitapçıda. Başka çalışan kalmamış gibi. Üst rafa uzanıyor. Upuzun boyu var Mustafa'nın yanında dursam, başım göğsüne denk gelir.

Cicero bu konuda şunları der:
"Yasa, yapılacak ve yapılmayacak olanı buyuran yüce akıldır... O doğanın gücüdür, o ruhtur, bilgenin aklıdır, adeletli olanla olmayanın ölçüsüdür."
Her kahve içişimizde kapatıveriyorum kahvemi, Gözde baksın bi iki şey sallasın diye. M harfi görüyor. Midem karışıyor.  Aslında ilk önce gelmiyor aklına, "M harfi çıkmış burada" diyor, "ama böyle tahtaların üstünde sanki böyle raf raf... Mustafa bu!"...

Cicero'nun Devlet Tanımı: Devlet halktan başka birşey değildir. Halk deyince, herhangi bir biçimde bir araya toplanmış olan rastgele bir yığını değil, ortak bir yararla, ortak bir amaçla birbirine uyum içinde girmiş bulunan, hukuksal bağlarla birleşmiş insanlar topluluğunu anlatmış oluruz.
Cicero, başlangıçta dağınık olan ve göçebe yaşamı süren insanların, toplumsallık güdüsü ile birleşerek,

Kafamda bir sürü şey dönüyor. Yanıyorum. Biraz öksürüyorum. Biraz burnum akıyor. Arada bir hapşırıyorum. Herhalde hasta olacağımı düşünüyorum. Üç gün boyunca sınavlarım var. Perşembe hastalansam, hatta hiç hastalanmasam, diyorum.

Bazen sadece aptal bir hayalmiş gibi görünüyor gözüme. Sorduklarında "hayır canım birşey hissetmiyorum tabii ki Mustafa'ya, sadece seviyorum onu görmeyi" diyorum. Sanırım onu bulduğumdan beri çok fazla seviyorum onu görmeyi. Hatta görmek değil, aynı çatı altında olmayı. Zira ben genelde ona hiç bakamıyorum.

Ne diyorduk, evet Cicero..
Cicero karma olmayan yönetimlerin hem iyi, hem kötü yanlarının bulunduğunu söyleyip, hiçbirini yetkin görmez. Bunların iyi yanlarını bir araya toplayacak bir yönetimi (evrens

Uyusam.

27 Kasım 2011 Pazar

Bazı Olaylar Oldu.


Kuşlar uçuyor. Nereye bilmiyorum, bir haftadır öğleden sonra hepsi birden küçük bir gösteri sergiliyorlar. Sonra ortadan kayboluyorlar. Nereye gittiklerini bilmiyorum. Keşke uçabilsem.

Pelin "Biz o dönüm noktasını yaşadık Elif," dedi, "sen de ben de."
Dönüm noktalarımızı boşa harcamadık. Bununla avunuyorum.

Sonra aldığım ikinciel kitabın içinden bir not çıktı. Kitabın adı "Sıfır Noktasındaki Kadın".
Tahminimce genç bir kızın dolu dolu yaşadığı aşkın kağıda dökülmüş hali. Öyle hoş ki..


Sıfır noktasındaki kadınlarız hepimiz.

20 Kasım 2011 Pazar

Biz, canlarım, insanların ilgisini çekecek birşey yapamadığımız gibi, insanların ilgisini çekecek birşeyler uyduramıyoruz da.

Bazı olaylar oldu. Kavranması kolay, kabullenmesi zor olaylar. Bazı tesadüfler de yaşadık ne yalan söyleyeyim. Hatta heyecanlar bile. Size bir sır vereyim, canlarım, bir kaç damla gözyaşı döktüm, hem de hatırlamadığım olaylar yüzünden. Oysa o anlarda başka hiçbir çıkış yolu yokmuş, o acı sonsuza dek sürecekmiş gibi geldi. Herkes gidiyor, biz kalıyoruz bize. Bana ben, size siz kalıyoruz.

Bazı zorunluluklarım var ne yazık ki... Ve her an sinirlerimi altüst etme becerisine sahip bir annem. Yorgunluklarım bu kez öyle güzel...

Daha sonra size anlatmak istediğim bazı şeyler de var.
Şimdi daha sıkıcı şeyler...

14 Kasım 2011 Pazartesi

Yollar

İkinci kahvemi istiyorum sarışın bir garsondan. Çevreye pek ilgi duymadığım bir gerçek. Garson birşeyler söylüyor. Son anda farkediyorum "efendim?"

Yola çıktığımda şehir pazartesiyi değil de pazarı yaşıyordu sanki, o kadar ıssız o kadar sakin.

Cebimde pek param yok, yine de kahve içmek istiyorum deli gibi. Arkadan o kadar kötü şarkılar çalıyor ki tahammül etmek için kendimi zorluyorum. Gazetedeki kare bulmacanın ilk sorusu şöyle:

Kanadalı müzisyen-yazar Leonard Cohen'in Yirminci yüzyılda verdiği en önemli eserlerden biri kabul edilen romanı.

"Görkemli Kaybedenler" yazıyorum, sığmıyor. Moralim bozuluyor, kapatıyorum. Evde kimsenin olmamasını diliyorum. Birinin olması ihtimali moralimi daha da çok bozuyor.

"Ben bi' kahve daha alabilir miyim? Efendim? Evet yine sütsüz."

Camekandan deniz görünüyor. Karadeniz. Odukça sakin. Gökyüzünde öbek öbek bulutlar. Daha iki saati geçirmem gerekiyor bu hiç bilmediğim şehirde.

Bazen sadece İstanbul olsun istiyorum.
Sadece.

11 Kasım 2011 Cuma

Şah ve Pat

Başlangıçlar konusunda hiçbir şey söyleyemem ama gerçekten iyi bir bitiriciyimdir.
Bir başka deyişle başım çok ağrıyor.

Adama neden gidiyorsun ki kal, demek istiyorum, kendine dikkat et gibi aptal birşey çıkıyor elimden. Belki arada bir beni sevesi gelirdi. Yaptığım bu şeyden daha sonra gurur duymayacağıma eminim yine de sarışınlar boktur ve bütün insanlar aslında sarışındır ve hatta o esmer görünen adam bile.

Söz verdim. Ah beni çok üzdü. Aramak istediğim birileri olmadı. Telefpnu baştan aşağı geziyorum. Kimse.. Hatta hiç kimse. Merhaba ben Elif.

Onlar yaşadığım en güzel anların büyüsünü kaçıracak birşey yapıyorlar. O da öyle yaptı mesela ama içimde saklamadım ve iyi geldi, neden ama, evet doğru çok güzel kokuyordu ve ben çirkindim, şimdi de. İyi hissetmem mi gerek, nasıl hissettiğimi bişmiyorum.

O adama, hem gözleri hem de bakışları çok güzel olan o adama "ah gitme, elimin altında ol" demek istedim ama işte işe yaramaz ellerimden başka şeyler çıktı.


Başarısız olduysam oldum! Kazanmaya niyetli değildim.
O adam çok güzel bakıyordu ve ben şah çeltim.
Oyun lehime miydi, bilemiyorum.
Ben şah çektim. Güzel bir şah. Blöfümü gördü.
Şah çektim.
Maç pat bitti.

9 Kasım 2011 Çarşamba

Söyleyeceklerim Bundan Ibaret

Esas konu şu, tesadüf. Bir konu ilgimi çektiğinde biri ondan bahseder, ya da yeni birşey öğrendiğimde onunla ilgili konuşulur bir yerlerde. Sürekli konuşulmadığına göre algıda secicilikten çok uzak. Dünya zaten piç. Şunu söylemem gerekir ki evet sorun bende. Bütün insanlar normal. Bense varolan dm anormal insan. Ve yeminler olsun ki kalbimi kıran normal insanlara ikinci şansı vermeyeceğim. Hepsi gönül rahatlığıyla beni unutabilir. Bir şarkıda eğer ki doğru anladıysam kadın adama onun iğrenç bir herif olduğunu ama yine de ondan vazgeçmek istemediğini çünkü kimsenin kendisini o iğrenç herif kadar sevmeyeceğini söylüyor. Seni gerizekalı beyinsiz !! Ve ben 27 yaşımda ölmeyeceğim.

31 Ekim 2011 Pazartesi

Mustafa III

İnce belli çay bardağının içine beşinci şekeri atınca ben, duruyor:
-Elif, iyi misin? diyor.
İyi miyim?

***
Elimde nargileyle bir mesaj alıyorum Özlem'den, ne zamandır görüşmemişiz, Kadıköy'e gelmiş, beni çağırıyor. Tereddüt etmeden kalkıp yanına gidiyorum. Nasıl özlemişim.

Önce bir bardak çay içiyoruz. D.'den sonra kimseyi sevemeyişime gülümsüyor Özlem. Ordan burdan konuşuyoruz, çaylarımız bitince önce fotoğrafçıya gidiyoruz, Özlem yıldönümleri için yaptırdığı hediyeyi alıyor. Aylaklık etmeye başlıyoruz. Kadıköy sokaklarında. Sonra kitapçılara dadanıyoruz, "Şu ilerde," diyorum "k..... diye bir yer gördüm geçenlerde, oraya da gidelim." Tamam," diyor Özlem. Yürüyoruz, konuşuyoruz, gülüşüyoruz.

K....'a giriyoruz. Kitaplara bakıyoruz, bir yandan konuşuyoruz. Gözüme biri ilişiyor. Nasıl olabilir, diyorum. Ellerim buz kesiyor. Bu o mu?

Çıkalım, diyorum Özlem'e bir kaç tur attıktan sonra. Birşey olduğunu seziyor. Çıkalım, anlatırım, diyorum. Çıkıyoruz. Çaykur'a gidiyoruz, çay içmeye. Oturuyoruz. Ellerim buz. Midemde kelebekler uçuşuyor.

Anlatıyorum uzun uzun Özlem'e, Mustafa'yı. Bütün evlerelerini. Tutturuyor bir daha gitmek için. Çocuk gibi hissediyorum kendimi. Ne diyeceğiz, diyorum. Kitap sorarız, diyor, hatta uydururuz, o arasın dursun.

En sonunda Çürümenin Kitabı'nı soralım, diyorum. Tamam, diyor. Kapıdan tekrar girene kadar çocukça geliyor yaptığımız, bir şaka gibi. Ama kendimi Mustafa'nın arka tarafta girdiği bir yere bakarken buluyorum. Gitti, diyorum, şaka gibi.

Özlem onu beklemekten yana, kasadaki adama soralım, diyorum ben. Kasadaki adam kel, Mustafa'nın sık kıvırcık saçları var.

Kasadaki adam kitabın adını bile anlayamıyor. Yüzünü buruşturuyor. Yok desin de gidelim istiyorum. Mustafa gitti. Kasadaki adam "Mustafa Bey!" diye sesleniyor. Bir kaç kez "Mustafa Bey!" Midem...

Mustafa "Bey" geliyor. "Üremenin Kitabı" diyor kasadaki adam, Özlem düzeltiyor "Çürümenin".. Özlem'in arkasındayım. Korkuyorum düşeceğimden. Mustafa duyar duymaz, evet diyor, yazarının adını söylüyor, emin adımlarla bir rafa gidiyor. Bir kaç kitap çekiyor, "bitmiş" diyor, "baskısı kalmamıştı zaten, son kitabı da burdaki arkadaşlardan biri almıştı". Özlem bana dönüp "Yayınevi neydi?" diyor, "Metis" diyoruz Mustafa'yla aynı anda. Midem daha fazla dayanacak gibi değil, ellerim buz, kusmak üzereyim. "Gelmez mi," diyor Özlem, "Sorarız, ellerinde varsa yollarlar" gibi şeyler söylüyor Mustafa, baskısının olmadığını ekliyor. Çıkıyoruz.

Ölüyorum.
Mustafa...
1 Mayıs 2010
Mustafa’yla konuşmadım sonra, oysa göz göze geldik sonra da, bir şey söylemedim, o da söylemedi, söyleseydim belki, şimdi farklı olurdu ne biliyim, belki -en azından- nerde olduğunu bilirdim.
Eve geldiğimde kafamda binbir türlü şey dönüyor. Sonra bir ağlama...
Sonunda...
Sonunda...
9 Ekim 2011
Rafların arasında, artık umutsuzca Mustafa'yı arıyorum. Yok. Her bir kitabın arasında Mustafa'yı arayasım geliyor. Mustafa'yı görsem diyorum, beni hiç tanımayan o kocaman gözlü adamı, ne yapardım, hayretle ona bakar, gülümser miydim, o beni farkedene kadar bakar mıydım... Mustafa nerede acaba, keşke geri gelse Kabalcı'ya.
Eğer yürekli bir insan olsaydım giderdim Mustafa'ya. Canım, der susardım. Ondan daha fazla kimse canım değil, öğrenirdi. Ama ne yazık ki...
29 Mart 2010
—Burada böyle oturup denizi izlemek seni bir yere götürmez, dedi Mustafa gözünü denizden ayırmayarak. Ne demeye çalıştığını hiç düşünmedim, sadece bir yere gitmeye çalıştığımı düşünmesi huzursuz etmişti beni. Ona doğru döndüm hafiften. Rüzgâr sık kıvırcık saçlarını savuruyordu oraya buraya. Arada düşen yağmur damlaları da kayboluyordu onda. Ben bankta oturuyordum. O ise yanımda çömelmişti, her an kalkıp gitmeye hazır bir çömelişti bu.
Bazen yaşamak için ölesim geliyor.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Kimim ben?
Telefon çalıyor. İlk çalışta kılımı kıpırdatmıyorum. İkinci çalışında arayanın annem olduğuna dair melodiyi duyunca hareketleniyorum. Annemin sesi sıcacık. Annem.

Kimim ben, sahi?
Kanepeye geri geliyorum. Yatmıyorum bu kez, oturuyorum. Yapmam gereken birşey varmış da yapmamışım gibi hissediyorum. Birinin gelmesi mi gerekiyordu, bilmiyorum. Ev dağınık. Sigara, kahve ve çorap kokuyor. Kimsenin gelmemesi en iyisi. Kitabım nerede? Televizyonu o an farkediyorum. Televizyon açık. Televizyon izlediğimi hiç hatırlamıyorum.

Kimim ben, diyordum, evet.
Ellerim buz gibi. Ellerim neden buz gibi? Ellerim, neden? El... Banyoya atıyorum kendimi. Yüzümde kalan bir kaç renk parçası veda etmek için aynada buluşmamızı bekliyormuş gibi, o an yok oluyor. Musluğu açıyorum. Buz gibi suya değmemle kaçmam bir oluyor. Sıcak aksın diye bekliyorum. Ellerimi yıkıyorum. Yüzümü sonra. Suyun sıcaklığı geride sadece üşüme bırakıyor. Yüzümü kuruluyorum. Ellerimi de.

Hayır, mesele kim olduğum. Tüm mesele bu.
İyiyim. Hayatımın hiçbir dönemi bu kadar iyi olmamıştım. İyiyim. İyi. Bu bana birşey yazdırmıyor. Bu üşümeme sebep oluyor. Ama iyiyim. İnsan iyi olmakta vazgeçemiyor. İyi olmak en değerlisi gibi. İyiyim. İyi olmak soğuk.
Yağmur yağıyor ve ben iyi hissediyorum.
Rüzgar esiyor ve ben yine iyiyim.
Kitaba başlıyorum, iyi, bitiriyorum daha iyiyim.
Sabahları uyanıyorum, iyi.
Geceleri kafamı yastığa gömüyorum, iyi.
Otobüs bilmediğim yollara sapıyor, iyi.
Okulda herkes çok yabancı, iyi.
Okulda birileri beni öpüyor, bu da iyi.
Derslerin bazıları sıkıcı, çok iyi.
Bazıları umutsuz, ah, çok çok iyi.
Daha iyi. İyi iyi. Çok iyi.

İyi.
İyi.
İyi.

Sahi, iyi ne demek?

15 Ekim 2011 Cumartesi

Kırmızı


“Eee, ne olacak şimdi, ha?”

Aslında bir sonraki adımı merak ettiğim falan yok. İnsanlar geliyorlar. İnsanlar gidiyorlar. Canım acımıyor. Canımı acıtacak bir şey arıyorum fakat yok. Yalnızca İkinci Dünya Savaşı konulu filmlerdeki bazı şeyler. Aç karnına sigara içince de midem bulanıyor bazen. Nadir.

Kitaplar. Çaylar. Kahveler. Ayraçlar. Çok paralar. Az paralar. Bozukluklar. “Bir Radikal verir misiniz?”ler. “Hocam girebilir miyim?”ler. Çok soğuklar. Yağmurlar. “Hayır, burada öyle biri yok”lar. Çay otları. Kahve falları. Planlar. Plansızlıklar. “Ne yemek pişirsem”ler. “Bugün de gelmedi”ler. Sorgulamalar. Düşünmeler. Düşünmemeye çalışmalar. Sakin olmalar. Mektup yazmalar. Kitap okurken uyuya kalmalar. 

...

12 Ekim 2011 Çarşamba

Migren

22:30-16:30.
Tam 17 saat.

9 Ekim 2011 Pazar

Bir Sana Bir de Bana

Zedka'ma..

Gözlerimin etrafında hiç çizgi yok. Gülerken var. Normalde yok.

Rafların arasında, artık umutsuzca Mustafa'yı arıyorum. Yok. Her bir kitabın arasında Mustafa'yı arayasım geliyor. Mustafa'yı görsem diyorum, beni hiç tanımayan o kocaman gözlü adamı, ne yapardım, hayretle ona bakar, gülümser miydim, o beni farkedene kadar bakar mıydım... Mustafa nerede acaba, keşke geri gelse Kabalcı'ya.

Mustafa'yı bulamayınca çıkıyorum kitapçıdan. Karşıya geçiyorum, motorlara doğru yürüyorum. Her yer çok kalabalık. Deniz bir harika. Rüzgar esiyor. Motora yetişiyorum. Yer yok, ayakta geçiyorum ötegeçeye. Üsküdar bile çok kalabalık. Eve yürüyorum. Evin sessizliğinde bir huzur buluyorum. Kapıda mektup var. Mektuplar...

Biri daha önce çok mektubunu okuduğum, artık harflerini tanıdığım adama ait. Diğeri yazısını ilk kez gördüğüm küçük bir kadına. Biri "Öyle işte, kendine iyi bak" diye bitiyor. Diğeri, "Öpüyorum seni" diye bitiyor, yanağımda hissediyorum o öpücüğü. Gülümsüyorum. Küçük kadını okumaya başlıyorum önce.

"Kedim," diye başlıyor mektup, "Bir kalabalık toplanıyor önümde. Sadece görmüyorum." 

Mektubu yolladığı için onu kucaklayasım geliyor. Hemen kalkıp cevap yazmak istiyorum. Sonra durduruyorum kendimi, içime sinsin diye mektup, zaman veriyorum kendime. Otomatik Portakal'ı okumaya devam ediyorum kaldığım yerden. Kaldığım yer, şöyle devam ediyor:



Böylece şimdi, bu gülümseyen kış sabahında, kopkoyu çayımı süt ve kaşık kaşık şeker atarak içtim, tatlıya bayılırım da, ayrıca zavallı anacığımın bana pişirdiği kahvaltıyı da fırından çıkardım. Kızarmış bir yumurtaydı o kadar, ama ekmek kızarttım ve gazete okurk...

Sabah yağmur sesiyle uyanıyorum. Açık pencereden mis gibi kokusu üstüme oturuyor yağmurun. Kolumun altında ezilmiş kitabı alıyorum, arasında Monroe ayracını tekrar yerleştiriyorum. Hayat çok hafif geliyor o anda. Kalkıp çay koyuyorum. Limonlu kekten bir dilim kesip, çayımla içiyorum, pencerenin kenarında.

Şimdi cevap veriyorum, evet değiştim. Öyle güzel ki...

Mayıs Sıkıntısı / Bir Zamanlar Anadolu'da




4 Ekim 2011 Salı

29 Eylül 2011 Perşembe

"Tanrı bana erdem yolunda durgun bir hayat sürme olanağını verdiği zamanlar sadece şükretmiş ve susmuşumdur."*

Düşünce suçları işliyorum. Kafamda defalarca farklı şekillerde yok ediyorum dünyayı. Tanıdık yüzlerle karşılaşınca da inkar ediyorum: Sizi daha önce hiç görmedim!

O taraklarda hiç bezim olmadı. Bazı hikayeler anlatıldı ben de inandım. Üzgün değilim. Buralara nasıl geldim bilmem.

En sevdiğim kitap Uyuyan Adam'ın son bölümünde bir adam anlatılır: Katip Bartleby! Ne şans. Hayatımda kimseyi istemiyorum. Cümle kurabilenleri. Hepsi defolu. Ben? Kendimle olan meseleleri sonraya attım.

Dil felsefesinden nefret ediyorum. Okuldan da. Okulda onu arıyorum. "Dil felsefesiyle ilgilenmek istiyorum ben" diyorum. Bazı isimler sayıyor. Onları bana yazmasını istiyorum. İnternete danışmamı salık veriyor. Sonra ofluyor. Sesli. Kırıcı. Telefonu kapatıyorum. Sevmediğim okulumun içinde bir yerlerde ağlıyorum. O an nefret etmeye başlıyorum dil felsefesinden. Ve okuldan.

Bunları neden şimdi hatırlıyorum. Ah, başım çatlıyor. Murat Uyurkulak okuğumu duyunca "Afferim!" diyor bana, diğer bütün öğrencilerinden biriymişi gibi. Bunu söylerken o kadar uzak bana o kadar yabancı. Ve kız öğrencilerinden birini çok sevdiğini söylüyor bunlardan çok önce. Kızıyorum ona, daha bana bile kurmadığın bir cümleyi başkalarına kurmana dayanamam, diyorum. İçi boşken, diyor, nasıl rahatlıkla söyleyebiliyor insan. Ona aşık olduğumu ne zaman farkediyorum bilmiyorum. Ama hayatıma taht kurması sadece yedi gün sürüyor.

Onu bana Perec getiriyor. Ben kim olduğuna hiç aldırmıyorum. Bana Fikret Kızılok'tan Yalan'ı dinletiyor. "Sözlerine takılma sakın," diyor, "tınısını duy". Benim ona Fikret Kızıkok şarkıları söylettirdiğimi söylüyor. "Aklım kayıp, kalbim şiir okuyor" diye yazıyor daha ilk günler.


Şehirler arası mekik dokurken telefonuma mesaj geliyor "Sevgilin yoldayken ve elinde Bukowski varken ona sevgi göstermelisin, yalnız sana katlanabilir."

Onunla ilgili ilk yazımı yazıyorum buraya. Geceleri onu uyuyorum, gündüzleri onu konuşuyorum, her an her daim onu düşünüyorum. Ona aşık olduğumu ilk ne zaman farkediyorum bilmiyorum.

Bana genç bayan diye hitap ediyor çoğu zaman. Sizli-bizli konuşmalarımız hoşumuza gidiyor.

Şimdi üşümeye başlıyorum. Taşma noktasındayım. Neden bu gece bilmiyorum. Onu yine yazacağımı biliyorum. Ve onunla yeni anılarımız olmayacağı için güveniyorum bir gün eskileri tüketeceğimi. Temilemeye çalışıyorum, olmuyor. Başlar ne kadar temizse sonlar o kadar kirli. Düşüncesi korkunç.

Hayatımda kimseyi istemiyorum. Cümle kurabilenleri. Hepsi defolu. Ben? Ben Gidiyorum. Ve o bana bunları söylüyor;
“Ben seni hep sevdim
Seni hep seviyormuşum
Bu duygu o kadar tanıdıkmış ki
Seni sevme duygusu
Buna alışmakta hiç zorluk çekmiyorum”

-------
*Marquis de Sade - Aşkın Suçları

Ferdinand The Bull

43.GÜN





25 Eylül 2011 Pazar

"Kumdan Kalelerime Dalgalar Vursa"

39.GÜN


Eylül hiç bu kadar kırıcı olmamıştı. Sonbahar başağrılarıma öyle iyi geldi ki bazen kafamın tek başına 20 kilo geldiğini düşünüyorum. Ödünç vereceğim oluyor, ağırlığını taşımamak için.

Anlamsızlığını koruyor herşey. Yazmak istediğim kitaplar vardı, kenara ittim. Okumuyorum zaten son bir kaç gündür. Beni heyecanlandıracak bir kitap söyleyebilecek olanınız var mı?

Yollar gözümde büyüyor. Bulutlar gözümde büyüyor. Yıllar gözümde büyüyor. İnsanlar uzak. İnsan ilişkilerim sıfıra yakın. Konuşmak gözümde büyüyor. Kırılıyorum her defasında. Ben dahil kimse kendinden başkasını düşünmüyor. Sanki bir tek kendimiz inciniyormuşuz gibi. Diğerleri... Düşünmek gözümde büyüyor.

Başından sonundan filmler izliyorum televiyonda. Merak etmiyorum başlarını ya da sonlarını. Odamın penceresi okul bahçesine bakıyor. Bazen sesleri çok güzel geliyor. Bazen pencereleri kapatıyorum.

Bir iki cümlelik ömrümüze romanlar sığdırıyoruz. Ben şarkı söylüyorum. Çok güzel bir şarkı.



Uzansam
Çocukluğuma dönsem
Derinlerde gizlenmiş yaralarımı görsem
Bir bıçak yarasıyla acısız kalsam
Oyunlar oynasam sahnesiz maskesiz
Kumdan kalelerime dalgalar vursa
Kağıttan gemilerimin tayfası olsam
Yıldızımı okşarken bir uçak geçse düşümden
Avaz avaz bağırıp sesimi duyursam

Ah çocukluğum camdan duvarlarım
Portakal çiçeği kokulu heyecanlarım
Kuş tüyüydü düşlerim umutlarım
Hani nerde arsızlığım umarsızlığım
FD-Uçak

19 Eylül 2011 Pazartesi

Ama sen başkasın anlıyor musun ?

33.GÜN

Bir keresinde birini sen sandım. Bunun için çok üzgünüm. Ama gecikiyorsun. Korkuyorum.


Darmadağın odamda ellerime bakıyorum.
Darmadağın odamda kırık bir aynada yüzüme bakıyorum.
Gözlerim, gözlerim artık görmekten yorulmuş gibi, bakamıyorlar.
Ben artık o şarkıları dinleyemiyorum. Boğazıma oturuyor birşey, kalkmıyor. Kaldıramıyorum. Sen olsan...

Elimden birşey gelmiyor. Korkuyorum.

11 Eylül 2011 Pazar

Tezer Özlü - Eski Bahçe ~ Eski Sevgi

25. GÜN
Tezer Özlü okuduğum zamanlar bu kadar rahat değildim. Kafamda oturmaya başlayan değişikliklerimle okudum kitabı. O kadında eksik birşeylar var. Bende olduğu gibi. Onu kıskandım şimdiye kadar, bu sefer ona üzüldüm, kendime üzüldüğüm gibi. Ve o kadar güzel yazıyor ki... "O cümle," diyorsunuz, "daha güzel kurulamazdı".

"Kimin kimi öldürdüğünü bilemiyorum. Ortada bir ölü var. Ya o. Ya ben." (s.14)
Öğle saatlerinde yatağımda öylece yatarken rahatsızlığımdan tüm bedenim felç oluyor. Başka bir şey dönüyor kafamda. Burda değil. Başka bir yerde. Orası başka bir yer. Tek bildiğim bu. Ölü gibiyim.

"Bütün olaylar benim dışımda olup bitti, ben yalnız günleri ve saatleri bildim."(s.25)
Nefes alıyorum. Nefes veriyorum. Nefes alıyorum ve nefes veriyorum. Dışardan temiz bir nefes alıyorum, sonra onu kirletiyorum. Dışarı veriyorum.
"uyuyamıyordum
banyodan fırladım
başkentte çalıştığım yere geldim
dünya ayaklanmıyordu
evren bomboştu
ben ayaklanıyordum
uzaya fırlatılmış gibiydim
karlı bir gündü
kitaplığın karşısındaki çiçekçi vitrinini kıracaktım
bana bakıyorlardı
öldürün beni diye bağırıyordum
artık olan oldu
olmadı işte
olmayacak da
eve getirdiler beni
bir doktor uyku ilacı verdi
tanımıyordum onu
uyumalıydım
uyandığımda ihtilal bitmedi
evden dünyayı yönettim
insanlar mutlu günlerin önüne geçiyorlar
kimse
bana ihtilal yapmadın diyemedi
unutmam gerekiyordu" (s.32-33)
Değişiyorum. Dur durak bilmeden, yıkıyorum içimdekileri, yıkıyorum içimi. Tertemizim. Tertemiz.
"İnsan ölülerin arasında ölünce yaşamamalı" (s.33)
Ben ölüyüm. Tam olarak ölü.

"Dayanılmaz başağrıları çekiyordum. Omurgamdan üç fıkra kaymış, bütün sinirlerimi sıkıştırıyordu. Başımın altında büyük bir yastıkla biraz dolaşıyor, boynumu hiçbir yöne çeviremiyordum. Çoğunlukla koltukta oturup, deniz üzerindeki beyaz dalgalara bakıyordum. Ağrılar beynimi uzun süre su altında kalmış gibi sıkıştırıyordu. Bu güzel sonbaharda böylesi başağrısı ne büyük şanssızlıktı. Kitap bile okuyamıyordum." (s.52)
Ağrı kesici içiyorum bir bardak ılık suyla.

7 Eylül 2011 Çarşamba

J. Baldwin - Bundan Sonrası Ateş

21. GÜN

Tam yitip gittiğimi sandığımda, 
Zindanım sarsıldı ve zincirlerim çözüldü. (s.17)

Küçücük olup da kocaman olan çok kitap gördüm. Bu kitap  kesinlikle onlardan biri. O kadar çarpıcı ki bazı anlar insan ne kadar kötü bir dünyada yaşadığını düşünüp sıyırmamak için hissizleşmeye başladığını düşünüyor.

Baldwin'in Ne Zaman Gitti Tren adlı kitabını okumuştum yıllar önce. Tavsiyesiz ve bilgisizdim o zamanlar ve sadece kitaba bakıyordum hoşuma giderse alıyordum. O zamanlar -ve hala- çok sevdiğim Cenk Taner şarkısı Ne Zaman Gitti Tren kitabı almama sebeptir sanıyorum. Şarkıyı şurdan dinleyebilirsiniz.

O kitabı çok zor okumuştum. Daha doğrusu zor bitirmiştim. Çok güzel bir kitaptı kuşkusuz. Hala arada bir elime alıp karıştırdığım bir kitap. Ve Baldwin'in kalemi çok hafif ve derin. Anlatımı kıskanılacak kadar güzel.

Bu kitap Baldwin'in yeğenine yazdığı mektupla başlıyor ve bir kaç sayfa olan bu mektup ciltlerce kitap ağırlığında. O kadar değerli. Siyahların amerikada yaşadığı zulmü, acıyı, ikilemi, mahvolan hayatlarını o kadar güzel anlatıyor ki... Ve ben okurken hep gözümün önüne kitap kapağında bulunan zeytin gözlü güzel çocuk geldi.

Diğer kısımda ise yol arayışları bir nevi... Ne yapmalı, seçenekler neler... Zor... Hiç kan görmeden büyümüş insanların, hiç emir almadan yaşayan insanların, narsistlikte sınır tanımayan insanların anlamayacağı türden. O beyaz amerikalılar o kadar kirli ki -hala- yüzlerinin beyazları pislik içinde.


Daha da kötüsü, ülkemin ve yurttaşlarımın, geçmişte ve bugünde, yüzbinlerce hayatı daha mahvettiğini ve mahvetmeye devam ettiğini, bundan haberleri dahi olmadığını, bilmek bile istemediklerini biliyorum.(s.14)

Yıkım ve ölüm söz konusu olduğunda bir insan sert ve filozofça davranabilir, hatta davranmak için çaba göstermelidir, insan insan olalı, çoğunluğun en iyi başardığı iş budur zaten. (Ama unutma insanlığın çoğu insanlığı tümü değildir.) Ancak, mahva neden olanların aynı zamanda masum olmalarına izin verilemez. Suçu oluşturan masumiyettir. (s.14)

Harekete geçmek adanmışlık ister. Adanmışlıksa tehlikede olmak demektir. (s.16)

Tam yitip gittiğimi sandığımda, Zindanım sarsıldı ve zincirlerim çözüldü. (s.17)

Ve eğer insan sevgisinden umudu kestiyseniz -kesmeyen var mıdır ki?- geriye kalan tek şey Tanrı sevgisidir. (s.32)

Tensel duyarlılığa sahip olmak, bence, yaşamın gücüne ve sevincine, yaşamın kendisine saygı duymak ve sevme eyleminden ekmeği bölmeye kadar yaptığımız her işte orada olmaktır. (s.39)

Kendimiz hakkında bilmek istemediğimiz çok şey var. (s.67)

Ama beyaz amerikalılar ölüme inanmıyor, derimin karanlığından bu denli korkmalarının nedeni bu. (s.69)

5 Eylül 2011 Pazartesi

Bulantı

19. GÜN
"Elif," diyor babam "hadi kalk kızım."
Saat 8 suları. Gözlerim sulanıyor. Bugün ne babam beni uyandırmak için uğraşıyor, ne de ben ona cevap veriyorum, "kalkmam, uyumak istiyorum".
Kalkıyorum. Artık koşullanmış vücudum beni banyoya götürüyor. Gözlerim yarım kapalı hala. Hala açmaya çalıştığımda sızlıyor.
Babam kahvaltıyı hazırlıyor. Çayları koyuyorum. Oturuyoruz. Kahvaltı yapıyoruz. Odama giriyorum. Annem babama beni şikayet ediyor, "Söyle bunları bunları yapsın" diyor, odama tepiliyormuşum bütün gün, babama öyle söylüyor. Babam her zamanki gibi karışmıyor. Gidiyor. Kafamı yastığa koymamla uyuyorum. Rüya görüyorum.
İlkokuldayım. Sınıfta. Mutluyum. Herşey o kadar güzel...
Kapı aniden açılıyor. Sıçrıyorum. Annem bağırıyor. Birşeyler söylüyor anlamıyorum. Ona kızıyorum. Kapımı kapatıp kitliyorum. Tekrar uyumaya çalışıyorum. Bu sürede beş-on dakika daldığım oluyor.
Annem bu kez ağbime söylüyor bana söylesin diye, şunu yapsın bunu yapsın.  Arada bi kapıma gelip vuruyor sertçe. Yatağıma oturuyorum. Ağlıyorum istemsiz: "Allah'ım bana bir yol göster, yalvarırım bir kapı aç."
Annem duruluyor sanki bir anda. Mutfağa girdiğini duyuyorum. Kitap okumaya başlıyorum. Çarpıcı geliyor kitap. O arada o siteye giriyorum. Okan'ın artık orda olmadığını farkediyorum. Mesaj atıyorum. Okan ilgisiz, soğuk. Kısa cevaplar veriyor. Susuyorum.
Annem odamın kapısını tıklatıyor. Kalkıp açıyorum. "Hani sana vermiştim ya bi' poşet, onu ver de ağbin şunu koysun" diyor, tatlı. Veriyorum.
Odamdan çıkıp mutfağa gidiyorum, yemek için ayran yapmaya başlıyorum, annem gelip cacık yapmamı söylüyor, "daha iyi olur" diyor. Yapıyorum. Babam geliyor. Yemek yiyoruz.
Odama gidip kitaba devam ediyorum. M. arıyor. Konuşuyorum. Gülümsetiyor beni M., iyi hissediyorum. Kitaba geri dönüyorum. Okan'a yazıyorum, geçti mi, diyorum. Birşey yoktu ki, diyor. Konuşuyoruz. Rahatlıyorum. Üzerimden yükler kalkıyor. Onu çok sevdiğimi biliyorum.
Yatakta devam ediyorum okumaya. Uykum geliyor yine. Açık tutamıyorum gözlerimi. Dalıyorum. Rüya görüyorum. Eski arkadaşlarımla market gibi bir yerlerdeyiz. Dolaşıyoruz. Bir ara snıftayız yine. Vidyo çekiyor birileri, vidyoda kendimi görüyorum. İnanılmaz şişman görünüyorum. Rahatsızlıkla uyanıyorum. Saat beş olmuş. Babam kadayıf yapmıştı, diyorum kendi kendime, gidip yiyorum. M. arıyor, konuşuyoruz. Gelip tekrar uyuyorum. Bu kez rüya görmüyorum.
Altı gibi açıyorum gözlerimi. Keyifsiz hissediyorum. İnternete giriyorum, maç yorumları görüp bitmiş midir acaba, diye düşünüyorum. Mutfaktan sesler geliyor. Kalkıp arka odaya gidiyorum. Televizyonu açıyorum. Bitmiş. Nasıl bu kadar boş olduğumu düşünürken annem giriyor içeri. Kendini kötü hissediyor. Midesi bulanmış, başı ağrıyor. Uzan, diyorum. Başına koyuyorum ellerimi. O da üzerine koyuyor ellerimin ellerini. Rahatlıyor biraz. Üstünü örtmek istiyorum, bunaldığını söylüyor. Gidip sofrayı hazırlıyorum.
Önce annemle ağbim yiyor. Onlar oruç. Onlar Şevval'i tutuyorlar. Büyük ağbim geliyor sonra. Sonra da babam. Babam salata istiyor. Herkes yiyor birşeyler. Bir kase dolusu siyah zeytin yiyorum ben. Çay içiyorum. Anneme ilaç içiriyorum. Uzanıyor salona, kalkma diyorum. Ona da çay içiriyorum. Bardaklar boşaldıkça ben dolduruyorum. Çay içtikçe iyi olacakmış gibi herkes, öyle hissediyorum.
Odama gelip kasvetimi tamamlamak için günümü yazıyorum. Kitabın son on sayfasını okuyayı düşünüyorum. Sonra İsmail Ağbi var, mutlu oluyorum. Çay almak için mutfağa gidiyorum. Annemle ağbimin sohbetine katılıyorum.
Ağbim yarın gidiyor.
Beni de götür, diyorum. Diyemiyorum.

Allah'ım, diyorum, seni seviyorum.

1 Eylül 2011 Perşembe

American History X

15. GÜN





Galiba size öğrendiklerimi anlattığım yer burası.
Sonuç kısmı değil mi?
Sonuç şu, öfke bir yüktür.
Hayat sürekli kızgın yaşanmayacak kadar kısadır.
Buna kesinlikle değmez.
Derek "bir yazıyı alıntıyla bitirmek iyidir" der, "birileri zaten senin söyleyeceğini en iyi şekilde söylemiştir. daha iyisini yapamıyorsan onlarınkini alır ve yazını etkileyici şekilde bitirirsin."
Seveceğinizi düşündüğüm birinden alıntı yapıyorum.

Biz düşman değiliz dostuz.
Düşman olmamalıyız.
Hırslarımız zorlayabilir ama yürek bağlarımızı koparamaz.
Hafızamızın gizemli yolları tekrar aşıldığında canlanacak ve tabiatımızın iyi yönlerinin yanında olacaktır.

Çok güzelsin be film. Çok...

30 Ağustos 2011 Salı

Yabancı

    13.GÜN
    
     Gözlerime birşey yerlermiş, hmmm, bir yorgunluk. Uyanıkken, uyuyorken, yeni uyanmışken ve uyumak üzereyken hep sızlıyor. Aynada onları görüyorum, kızarık ve yorgun. Neden böyle olduğunu bilmiyorum.
    Birbirlerinin bütün ömürlerine şahit olmuş insanların arasında parmaklarımın ucuna basarak dolaşıyorum. İhtiyacım olan tek şey, her zaman için cümlelerimi kaydedebileceğim birşey. Çoğu zaman kısaltmalar kullandığım not defterleri. Onlardan ne çok doldurdum.
    Buralar ya rahatsız edici derecede çok gürültülü ya da rahatsız edici derecede çok sessiz. Bazen üşüyorum. Geceleri okuyorum. Okurken uyuyakalıyorum ve uyandığımda gecenin tükenmiş olduğunu görüp bir ah çekiyorum. Kocaman bir ah.
    Kavramların içlerini doldurmaya çalışıyorum. Bir ad koymak, bütün yaşananlara ve hissedilenlere bir ad koymak için çırpınıyorum. İsimsiz bırakmamın rahatlığı uçup gidiyor, benden ağır olmayan şeylerin altında eziliyorum.
    Biraz gitmek ne iyi olurdu.
    Keşke nerede "iyi" olacağını bilebilseydim.

29 Ağustos 2011 Pazartesi

"Aradığım Aşkı Bulduysam, Sendedir."

12. GÜN


Durumu netleştirmeye çalışırsam eğer, hayatı kendi imgelem dünyasında yaşayan insanların yaşadığı aşklar çok sarsıcı olabiliyor. Bir başkasının zihnine, duygularına önem vermek normal zamanda minimum seviyede mümkünken, tek bir insanın herbir şeyinin önemli olduğu bir zaman diliminin yaşanması, çok daha şiddetli, unutulmaz oluyor. Zor oluyor herşeyiye. Kavramların değişmesine bile neden olabiliyor. Düşünsenize...

M. şöyle yazmıştı bana;
Aşk yol boyunca giderken kendi geçmişini fesheder, sorun çıktığında ardında sığınabileceği hiçbir liman bırakmaz. Sen aşk adına geçmiş limanların yerini aklında tutuyorsun buna -isabetsiz bir biçimde- "O" diyorsun.

Varolma sorunun kıvrandırdığı insanlar normal bir hayat yaşamak için bir şeye tutunmak zorunda kalırlar. Bilinçli ya da bilinçsiz. İnanarak ya da kendini zamanla inandırarak. Bir beklenti içine girmeden devam edemeyeceğim anlar oluyor. Boşluk kelimesini benden daha çok kullanan bir insan ben görmedim, benden daha çok hisseden var mıdır bilmiyorum. Ama o boşlukların içinde bazen öyle aptal oluyorum ki  tutunacak birşeylere-birşeye/kişiye ihtiyaç duyuyorum. En ufak birşey.

"O" beklenesi biri. Onu tanımayan bilmiyor. Ben biliyorum. Onu tanımıyorum, ama ben biliyorum. Onu beklemediğim bir hayat düşünemiyorum çünkü, o zaman aklımı yitirebilirim. Bir sebebi olmalı "ben" oluşumun. Burda oluşumun. Soru işaretleri içinde yiten bir hayat fikri çok sarsıcı. Fazla sarsıcı.

Burda eklemek istediğim şey ise "O"nun bir sevgili, aşık olunacak kişi olarak algılamadığımdır artık. Öyle olmayacağı anlamına gelmez tabii ama kapsamı açısından çok daha geniş.

İnançlı bir insanın bu tip sorunları başından atması çok daha kolay. İnançlı olup da bu sorunları başımdan atamayışım benim kusurum mu? Olabilir.

Aşkın anlık gelip giden birşey olduğunu düşünüyorum. Herhangi birşeye aşık olunabileceğini, aşkın yıllık anlar sürebileceği gibi saniyelik anlar da sürebileceğine inanıyorum artık. Ama tanımım itibariyle bir "an" söz konusu olduğundan, aşk için her zaman bir "bitiş" söz konusudur.

Böyledir.

Bilinmezlik meselesi aşkın bel kemiğini oluşturur. Yeterince tanıdığınız birine asla aşık olamazsınız. Bilinmeyene duyulan merak, özlem, sahip olma, bilme isteğinin yoğunlaşmış haline aşk derim ben. "O"nu eğer bilseydim beklemezdim. Onu bilmediğim için bekliyorum. Hayal ediyorum, düşünüyorum. "O", bu yüzden beklenesi biri.

Zihnimde bir çocuk her gece gelip "O"nun bugün gelemeyeceğini ama yarın kesin geleceğini söylüyor. Ben de inanıyorum. 

26 Ağustos 2011 Cuma

Yağmur Yağsa Güneşin Yerine

9. GÜN 

Bir delilik var halimde. Bir lamba yanar ya insanın zihninde aynen öyle. Düşünüyorum, düşünüyorum. Kurnazlıklar dönüyor kafamda. Ama hani o kadar çok düşünecek şey vardır ki kafanızda sabırsızlanır, bir sıraya koyamazsınız, karıştırır, bundan bile zevk alırsınız. Aynen öyle. Şimdi ne yapmalı? Acaba ne yapmalı? Sıradaki adımı biliyorum.

"Şimdi senden birşey istiyorum. Şuraya gidip şunu soracaksın. Varsa fiyatını öğren. Onu benim için al. Ben hesabına gönderirim parayı. Sonra bana postala onu." Nasıl olacak? Dur dur, fazla aceleci mi davranıyorum?

Evin içinde bir hareketlilik var. Sesten kaçış yok. Toplam yedi kişiyiz. Odamda iki kişiyiz önce, ben ve hayallerim. Sonra ablam geliyor. Sonra annem.

Evin köşelerinde elimde Antonio dolaşıyorum. Amaçsızca basıyorum deklanşöre. Ne yakalamak istiyorum bilen yok.

Ama birşey olacak. Biliyorum. İnanıyorum. Birşey olacak...





25 Ağustos 2011 Perşembe

Big Fish / Büyük Balık

8. GÜN

.



Sürekli hikaye anlatan insanlar hikaye olur, diye bitince film insanın içinde birşeyler kıpırdıyor. Bütün diğer Tim Burton filmleri gibi başka bir dünyada nefes alıp vermeye başlıyorum. Kendimi hep iyi hissetmişimdir o filmleri izlerken. Tabii bir de Miyazaki gerçeği var.

Bir kahve aldım bu arada. Nedense cümlelerimi toparlayamıyorum.

 Neyse, filmi izledikten sonra başımın ağrısının hiç geçmediğini farkettim. Filmi izlerken ağrıyı unutmuş olmam filmin izlenmeye değer olduğunun kanıtıdır bana kalırsa. Ayrıca çok güzel hissettim kendimi, çok mutlu. Dahası umutlu. En güzeli de bu...

21 Ağustos 2011 Pazar

Böylece Hep Bana Trenler Çarpsın*

4.GÜN
"Sürekli aynı şeyleri tekrarlamaktan o kadar yorgunum ki Nastasya, ölsem yeridir. Tam şimdi ölsem yeridir."
Konuşuyoruz. Gülüyoruz. Gözümden yaş geliyor gülerken. Hazır yaş gelmişken, diye düşünüyor olmalıyım. Ağlamaya başlıyorum. Sonra birşeyler oluyor. Ne olduğunu kestiremiyorum, zira gözlerimde avuç dolusu yaşlar varken ben etrafı net göremiyorum.
"Gitme, diyesim geliyor bazı insanlara, sonra demiyorum. Ve gidiyorlar. Ve bölünüyorum. Parça parça oluyorum Nastasya, paramparça oluyorum. Gecelere düzdüğüm methiyeleri okuyamıyorum. Öyle bir gün ışığı var ki, göz gözü görmüyor. Gece yarısını özlüyorum."
Çok sevdiğimi söylüyorum. Çok açık yalan söylüyorum. Çok açık değil belki. Bana göre açık. Ben kimseyi sevemiyorum. Bilmeleri gerekirdi.
Resulullah asla yalan söylemezdi; ben annem ölürken hiç ağlamadım.**
Şimdi canım kahve kokulu bir bardak çay istiyor. Ya da iki bardak. Bilmiyorum. Bana içecek birşeyler getirin. Sıcak olsun. Tanrı onu yasaklamamış olsun.
Yüregime basa basa, içimden yar gidiyor. Ağlama iki gözüm, biraz daha dur.***
Bazen gitmek istiyorum. Bazen istemiyorum.
...
hepiniz mezarısınız kendinizin…****
--------------------------------
*,**Ah Muhsin Ünlü
***Ahmet Kaya-Söyle
****Nilgün Marmara

16 Ağustos 2011 Salı

yol

Bazı cümleler tek bir kelimeden oluşabilir: Gidiyorum, gibi.
Sabah yola koyulacağım. İçimde bi' mutluluk yok. Ne birşeylerden kaçıyorum ne de birşeylere kavuşuyorum. Öylece bir gitmek.
Değişmek istiyorum. İçimde birşeylerin yerlerini odamdaki dolap-yatak-kitaplık yeri değiştirir gibi değiştirmek istiyorum. Güneşi ve ay ışığını daha net alacak şekilde. Yağmuru yattığım yerden görebilmeliyim.
Kitaplarımı aldım. Bazısı da orda. Filmler indirmeye çalıştım, M. de yardım etti. Şimdi de şarkı seçmeye çalışıyorum. Yazmam gereken mektuplar var ve ayrıca telefonumu da değiştiriyorum. Değişmek kelimesi sadece beni heyecanlandıran şu aralar. Neden böyle bilmiyorum.

Kendim olayım istiyorum bu sürede. Kısa bir süre değil. İstanbul'dan uzakta zor. Yine de biraz sessizlik iyi gelir diye düşünüyorum. Dahası öyle olsun istiyorum. Bakalım...

Yazmam gereken kitaplar-filmler var. Paylaşmam gereken şarkılar. Ama yorgunum ve üşeniyorum. Gitmek'ten sonra yapabilirim sanırım bunları.

Umarım...

7 Ağustos 2011 Pazar

Değişim, Öldürmek Gerektirir.

Merhaba.
Şimdi ben ne desem bana tam değilmiş gibi gelecek. Eksik değil. Tamamlanmamış.. Böyle birşeyin olmadığını ve hatta olamayacağını söylemeyin bana. İçimde kara delikler var.

Mesela Tezer Özlü bugünlerde evin her köşesinden başını uzatıyor. "Öl! Geber! Git!" diye bağırmak istiyorum ona ama hem çok seviyorum hem de zaten ölü. Yine de bana işkence ediyor. Bütün kitaplarını neden aldım, diyecek oluyorum. Yüzü öyle güzel... Yetmedi alıp izlediğimiz filmin başrolü Tezer'in kopyası çıktı. Gözlerinden burnuna kadar.. Acaba Tezer nasıl ağlıyordur, diye düşündüm durdum...

Başımda artık geçmesi konusunda ümitsiz olduğum o ağrı beni şaşırtmıyor, hiç geçmiyor.
Geçen hafta hiç gitmediğim dersin bu hafta finali varmış.
Eve gitmeme on gün kadar var, annemi özledim, İstanbulsuz huzursuzum.
Çelişiyorum, çelişiyorum, çelişiyorum.
Hiçbir şey yazamıyorum. Ama hiçbir şey...
Değişmek istiyorum. 
Biraz olsun değişmek.
Kendime nefes aldıracak kadar değişmek.

Gökyüzü öyle güzel ki... 


3 Ağustos 2011 Çarşamba

Belki de....

uyku
gözyaşı
ölüm düşüncesi
ölüm düşüncesizliği
kalp atış hızı
saniyeler
her saniyede bir kez atamayan bir kalp
duyan var mı
duysa biri
kimse
hiç
kimlik karmaşaları
hafıza kayıpları
pişmanlık
nefret
iç gıcıklayan melodiler
tavanda çatlak aramalar
gece
geceymiş gibi
bundan sonrası ateş. 


Üzülme, beni de hiç anlamadılar.
Ölme ayrıca, beni de bırakıp gittiler.
Karanlıkta.

26 Temmuz 2011 Salı

Böyle...

Benim düşünceme göre -çünkü bazen düşünebiliyorum- dünya yuvarlak olduğundan dönmüyor, döndüğü için yuvarlak. Çünkü savruluşlar, dönüşler ve sürekli tekrar eden hareket dizinleri sivrilikleri yok edip yumuşatıyor. Sonunda elinizde hiç köşesi olmayan bir "şey" kalıyor. Çünkü insalara da bunu yapmaya çalışıyorlar ve ne yazık ki çoğu zaman çok da başarılı oluyorlar.

Birşeyleri temize çekerken bazı şeyler size önemsiz geliyor ve yenisine geçemeye değer görmüyorsunuz. Üstünü çizip atladığınız da bir de derin bir nefes alıp rahatlama hissediyorsunuz. Ne kadar boktan bir insan olursam olayım bazı şeyleyre sahip olduğum için ve bazı şeyleri de -tabii ki- yaşadığım için kendimi çok şanslı sayıyorum. "O"nu henüz bulamamış olmak canımı yaksa da mutlu ediyor ve ben yeni defterime D.'yi not düşüyorum; "Yaşadığım en güzel yanılgı" olarak.

"Belki" bazen çok canımı sıkıyor, küfredesim geliyor ama bazen "belki"lere sığınıp mutlu oluyor insan ama tabii sabun köpüğü kıvamında bir mutluluk. Böyle şeyler...

Aslında bir kitabı yazmak için girmiştim şimdi neler oldu görüyorsunuz. Bu kadar karışık bir kafayla nasıl derli toplu bir eve sahip olabilirim bilmiyorum. Bu yüzden ev bu kadar dağınık, başka hiçbir sebebi yok.

Bazen hiç olmayacak noktalara hiç olmayacak zamanlarda değiniyorum....
Böyle..

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Requiem for a Dream / Bir Rüya İçin Ağıt

Bazı filmler hayatı sarsar.
Bazı filmlerde ağladığınızı film bittikten sonra farkedersiniz.
Bazı filmleri izlemek için her zaman geçtir.
Bazı filmler hafızaya kazınır.
Bazı filmler uyuşturucu gibidir.
Bazı filmler böyledir...






Andy Warhol Felsefesi (A'dan B'ye ve Gerisin Geriye)


Andy Warhol'u tanımam etmem. Kitabı ilk Tüyap'ta görmüştüm, sonra alırım diye de bırakmıştım. "Sonra" oldu ve aldım. Uzun zamandır "iyi ki" birşey yapmamıştım sanırım. Andy "Amca"mı iyi ki tanımışım.

Sıradışı olmak sıradanlığı bilmeyi gerektirir. Neyin sıradan olduğunu bilmeden sıradışı olunmaz bence. Yine farklı olmak vardır bir de farklı olmaya çalışmak. Andy sıradışı. Andy farklı. Andy sevilesi. (Her zaman değil).

***

Uyanınca B'ye telefon ediyorum.
    B vakit öldürmeme yardım eden herhangi biri.
    B herhangi biri, ben de hiç kimseyim. B ve ben.
    B'ye ihtiyacım var çünkü yalnız olamıyorum. Uyuduğum zaman hariç. O zaman da herhangi biriyle olamıyorum.
s.17
**
Ölüme bu kadar yaklaşmanın hayata iyice yaklaşmak olduğunu düşünmüşsün, çünkü hayat bir hiçtir diyordun.
s.24
***
... öyle ki
tamı tamına yalnız olduğum sıralar yalnız olmadığımı en çok hissettiğim sıralardı. Yalnız olmaya ve bana sorunlarını anlatacak kimsenin yanımda bulunmamasına karar verdiğim anda, daha önce yüzünü bile görmediğim herkes, dinlemenin hiç de iyi bir fikir olmadığına karar verdiğim bir takım şeyler anlatmak için peşimden koşmaya başladı.
s.35
***
Birşeyi artık istemez olduğunuz anda onu elde ediyorsunuz. Bunun kesinkes kendiliğinden böyle olduğunu keşfettim.
s.35
***
Yalnız olmanın yanlış bir tarafını görmüyorum ben. Bana harika geliyor. İnsanlar bir başkasını sevmeyi fazla büyütüyor. O kadar da büyük bir şey olması gerekmez.
s.58
***
İnsanlar gözlerini yumup aşık olmalılar. Yumuverin gözlerinizi. Bakmayın.
s.62
***
Artık yeni insan kategorileri yıldız diye yüceltiliyor. Sporcular kendilerini müthiş yeni yıldızlara dönüştürülüyor. (Olimpiyatlar gibi şeyleri seyrederken düşündüğüm bir şey şu: "Bir kişi ne zaman rekor kırmayacak acaba?" Biri 2.2 koşuyorsa bir süre sonra insanlar 2.1, 2.0, 1.9 vb. koşacak sonunda 0.0'a varana kadar bu böyle sürecek anlamına mı geliyor? Öyleyse hangi noktada rekor kırmayacaklar? Zamanı mı değiştirmeleri gerekecek yoksa rekoru mu?)
s.97
***
Zaman nedir diye düşünürüm ve düşünebildiğim tek şey...
    "Bir varmış bir yokmuş" olur.
s.121
***
Bazen, yaşanırken önemsemediğiniz önemli anların, yaşamınızın koca bir dönemine damgasını vurduğu olur.
s.121

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Harry Potter ve Ölüm Yadigarları - 2


Ölülere üzülme Harry. 
Yaşayanlara üzül.
En çok da sevgisiz yaşanlara...

2 Temmuz 2011 Cumartesi

"Delilerin, Senin ve Benim Bir Hikayemiz Var."*

Midem bulanıyor. Hayır, gerçek bir bulantı. Neden, bilmiyorum. Kendimi hiç olmadığım kadar iyi hissediyorum halbuki.
Kafamın içi bomboş. İnsan boşluklara gelemiyor. İlla bir sorun bir sıkıntı... Yok yok, ben böyle iyiyim.
Huzur'un omzunda denizi seyrediyorum. Huzur'a iyi geceler diyip yatıyorum. Uyanınca Huzur geliyor ilk aklıma. Bu kadar zaman çektiğim huzursuzluğun ne kadar sebepsiz olduğunu düşünüp kızıyorum kendime.
Kıskançlıkları hoşuma gidiyor. Onu kıskanmak hoşuma gidiyor. Emirlerini bile seviyorum uzaktan. Nasıl özlemişim.
Diğer yandan Murat Menteş Çin atasözleriyle giriyor beynime. Yapma, demiyorum yine. Bazı halleri iç gıcıklıyor yine. Üstünde durmuyorum. Garip karakterleri hoşuma gidiyor.
Benimle hiç alakası olmayan yerlerde, benimle hiç alakası olmayan insanlarla, benimle hiç alakası olmayan bütün o diğer şeylerle yaşıyorum. Sesimi çıkartmıyorum. En güzel kısımlarını seçiyorum. Beyaz elbiseli bir kız çocuğu durup, "saçınız ne kadar güzel abla" diyor. En içten halimle gülümsüyorum ona. Halbuki saçımı kendim kestim her yeri bir başka uzun, rengi akmış, ne kırmızı ne kızıl... Olsun, ben yine de teşekkür ediyorum, gülümsüyorum.
Ben bu aralar en çok Vedat Sakman'ın sesini seviyorum.
Herşey çok kısa zamanlarda gelip geçiyor. Herkes bir var olup bir kayboluyor. Ben kendi yaşanmışlıklarımla, yaşamaya çalışmışlıklarımla başetmeye çalışıyorum. Göz kapaklarım ağırlaşıyor, uykuya dalıyorum.

------------------------------
*En güzel mesajlardan biri bu aldığım, "Ölümü düşünme çünkü sıradan değilsin; delilerin, senin ve benim bir hikayemiz var." ~M.

19 Haziran 2011 Pazar

Masumiyetim Saflığımdandır ve Saflığım Masumiyetimden

1-Masumiyet: Masumluk. (Masum: Suçsuz, günahsız.)
2-Saflık:  Saf olma durumu, temizlik, arılık, safiyet.

Günlerden o gün geldiğinde pişman olacaksın. Varlığıyla övündüğün şeyleri sana hakaret olarak kullanacaklar. Çünkü sanıldığının aksine dünyanın çivisi yok.

İyi olduğuna pişman olacaksın. Verdiğin sözleri tuttuğuna ve yalan söylemediğine. Aldatmadığına pişman olacaksın. Güvendiğine pişman olacaksın. İnandığına pişman olacaksın.

Neden sonra varlığıyla övündüğün şeylerin, övünülecek şeyler olmadığını, onların ruhunun temeline ekilen tohumlar olduğunu ve varlıklarının değil yokluklarının konuşulacak mesele olduğunu anladığında pişmanlık geçecek. Ve sen çıplak gözle bakarak vicdan sahibi olan insanları ayırdedebileceksin.

3-Vicdan: Kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç. Törel bilinç.

13 Haziran 2011 Pazartesi

Yağmur Zamanı

"Zaman geçiyor, uyukluyorsun. Açık kitabı yanına, sedirin üzerine bırakıyorsun. Herşey puslu, uğultulu. Soluman şaşılacak kadar düzenli. Büyük olasılıkla gerçekdışı küçük siyah bir hayvancık tavandaki çatlakların oluşturduğu labirentte kuşkuya yer vermeyen bir gedir açıyor.

Gece gündüz sokaklarda avare dolaşıyorsun. Salonlarında dezenfektanların kalıcı kokusunun gezindiği mahalle sinemalarına giriyorsun, büfelerde sandviç ve kâğıt külâhlarda verilen kızartılmış patates yiyorsun, panayırlardan geçiyorsun,tilt oynuyorsun,müzelere, pazarlara, garlara, halka açık kütüphanelere gidiyorsun, Jacop sokağındaki antikacı dükkânlarının Paradis sokağındaki cam eşya satıcılarının, Saint-Antoine mahallesindeki mobilyacıların vitrinlerine bakıyorsun..."


Ben o şehirden her ayrıldığımda yağmur yağıyor.
Ve ben o şehre geri döndüğümde hep yağmur yağıyor...

Gitmelere alışmak nasıl zor, geride hiçbir şey kalmasa da... Bindiğin her neyse el sallayan olmasa da...


Uyuyan Adam'a sarılıyorum...

7 Haziran 2011 Salı

Sonbahar tadında yaz günleri yaşıyorum (yaşıyoruz?). Korkuyorum. Birşeylerden. Açıklayamayacağım.

Bir adam var rüyamda. İstanbul Film Festivaline 15'er bilet alıyoruz. Ezginin Günlüğü konserlerine gidip, arkalarda birbirimizi dinliyoruz. Bazı günler hiç uyanmıyoruz. Bazı günler hiç uyumuyoruz. Görebiliyorum.

Elimde hiç de olmaması gereken bir kitapla balkonda çay içerken bir yandan Ezginin Günlüğü (tabii ki) çalıyor. Belki biraz daha gece olmalı. Işıksız bir gece. Belki bitmiş bir gece. Belki sadece ben gece olduğunu düşündüğüm için gece olmalı.

Bir yandan toplanıyorum kafamda. Hangi kitapları almalıyım. Sonra bir de geri dönüş var. Dönmek her zaman gitmekten daha kolay. Gitmek her zaman dönmekten daha güzel. Hareketlerime aşina olan hiç mi kimse yok.

"Mektup yazmak ister misiniz peki bana?"

Belki de ortalığı biraz toplayıp Ezginin Günlüğü dinlemeyi bırakmalıyım. Ya da boşver...

2 Haziran 2011 Perşembe

1 Haziran 2011 Çarşamba

Bin-Jip (Boş Ev)

Hayatımda izlediğim en güzel şeylerden biri oldu bu film. O kadar güzel, o kadar narin, o kadar ince ve bir o kadar sert. Bazı hayaller yaşanamayacak kadar güzel oluyor. Hem de... neyse.

Şarkı da bir başka. Başladığı andan bittiği ana kadar her bir anına öldüm.







31 Mayıs 2011 Salı

O.


"Bu, son yazdığım hikayelerden biri. Bunun gibi daha birçok hikaye birikti. Hikayelerimin hepsi kafamda. Hepsini çok iyi hatırlıyorum. Henüz hepsini yazmış olmayabilir. Şimdi bazı geceler, eski alışkanlığımla, gece yarısı uyanıyor ve bu yeni hikayelerimi sepetime -ya da genç kadının sepetine, ya da şimdi ölmüş bulunan genç yahudinin sepetine- özenle yerleştiriyorum, demiryoluna çıkıyorum. Artık tren geçmiyor buradan. Son günlerde istasyon şefini nedense ortalarda göremiyorum. İzinli olduğunu sanıyorum -çünkü yıllardır hiç tatil yapmamıştı. Onun elbiseleri de şimdi benim üzerimde. Giderken yerine beni bırakmış olmalı. Trenler de nedense uğramıyor. Neyse, bunlar önemsiz ayrıntılar.

Korkuyorum, çünkü buradan gitmek istiyorum. Bakkal daha veresiyeyi
kesmedi. Fakat bu durum artık bir süre daha bile süremez. Bakklandan utandığım için soramadım, bir zamanlar -bir süre önce- aynı çekingenlik yüzünden kundura tamircisine de soramamıştım: Bir mektup yazmak istiyordum, ama adres bilmiyordum. Yani hiçbir adres bilmiyordum. Bana inanmazlardı, bunun için utanıyordum. Bana herhangi bir adres söyler misiniz? diyemezdim. Oysa herhangi bir adres yeterliydi benim için. Bir zorluk daha vardı o zamanlar. Şimdi de var -yani bir süre geçtiği halde- kendi adresimi de bu mektupta yazmak sorunu beni düşündürüyor. Bu hikayemi, ekspres ya da posta treni artık -belki de sadece belirli bir süre için- geçmediği halde, bir yolunu bularak okuyucularıma -artık müşterim kalmadı- iletebilsem bile, nerede bulunduğumu nasıl anlatacağım? Bu sorun da beni düşündürüyor. Ama gene de ona yazmak, hep onun için yazmak, ona durmadan anlatmak, nerde olduğumu bildirmek istiyorum.

Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?"



Demiryolu Hikayecileri.

29 Mayıs 2011 Pazar

Terabithia Köprüsü

Yıldızlarla oynayabilmeyi istemiştim hep. İstediğim yere çekiştirebilmeyi ve gökyüzünde kendi resmimi yapmayı...

25 Mayıs 2011 Çarşamba

California Dreamin' On Such a Winter's Day



Noldu biliyor musunuz? Dünden beri aynı şarkıyla...
İstanbul Film Festivali'nde izledim Chungking Express'i. İşte şimdi kafamda dönüyor o sahneler.
Ne kadar güzel bi kızdı diyip duruyorum. Ama şarkı asıl...
Yanlış hatırlamıyorsam Tepenin Gözleri filminde de kullanmışlardı bu şarkıyı, o zaman da ablam sardırmıştı. Beraber kaldığımız zamanlarda sonuna kadar açıp uyanmama sebep oluyordu.

Neyse işte. Böyle başladık...
Bakalım gün nasıl gidecek..

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Küfür Gibi Birşey, Ama O Kadar Güzel Değil.

"Kendimi öldürmeden önce bana varoluştan yana güven verilmesini isterim, kuşku duymamak isterim. Yaşam, benim gözümde, olguların belirginliğini ve akılda uyumlu biçimde birleşmelerini onaylamaktan öte bir şey değil. Ben, olguların toplanıp birleştiği zorunlu bir buluşma noktası gibi duymuyorum kendimi artık; şifalı ölüm, doğadan ayırarak iyileştiriyor bizi; ama ya ben, olgulara yol vermeyen acıların ürünüysem?"

Çok bencil bir insanmışım. Hayatı kendimi yakıştıramayacak kadar da değil heralde, dedim. "Ne kadar kibirlisin!" dedi, "Dünyanın etrafında dönmesinin nasıl bir duygu olduğunu tahmin bile edemezsin!" dedim. 
Kahve falı da baktırdım. Bazı harfler çıktı. Boktan insanların isimlerinin baş harfleri m? Lütfen siktirip bir an önce gitsinler. Böylesi hepimiz için...
Kendime olan güvenim yerle yeksan. Neyim ben, demeye korkuyorum. Elimde yarım yarım bir sürü kitap. Hepsini çöpe atıp yakmak istiyorum. İstediğim neyi yapabiliyorum ki bunu da...
Kendine gel! "Kendine"...


"Çünkü yaşamın kendisi, bir çözüm değil; yaşam, seçilmiş, benimsenmiş, belirlenmiş hiçbir varoluş türüne sahip değil. Yaşam yalnızca, istekler ve olumsuz güçler dizisidir, tiksindirici bir rastlantıya bağlı koşullara göre amacına ulaşan ya da başarısızlığa uğrayan küçük karşıtlıklar dizisidir. Kötülük, her insana, eşit ölçüde verilmemiştir, deha da öyle, delilik de. Kötülük gibi , iyilik de, koşulların ve etkisini kimisinde çok kimisinde az gösteren bir mayanın ürünüdür."

Aslında çok da ilgiliymişim insanlara karşı. Ama olgunluk seviyem olması gerekenin altındaymış. Dedim ki "bu her akşam sahilden gelen konser seslerini n'apıcaz? Her boka verilecek bir cevabın var. Kaltak konuşsana!" 
Bence bana katlanmak zorunda olması onun da zoruna gidiyor, tıpkı benim gibi. Yapacak birşey yok. Ben kendi sancılarımı onunla konuştukça seviyorum. O beni sıradan bir insan olarak mutlu olacağıma ikna etmeye çalışırken ben bencilliğim, kibrim, insanlara uzaklardan bakıp günlerce uyumamın aslında "mutlu" olmaktan daha güzel olduğunu düşünüyorum.


"Tanrı ne dedi buna?"

Ben de bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Bundan sonra n'olacağını bilmek için fal baktırmıyorum ben. Çünkü "aa lan çıktı valla" demek hoşuma gidiyor sadece. "Sik görmüştün ya, hah işte o da çıktı!"
Derdimi anlatamadığımı mı anladım. Hayır. Ben hiçbir şeye inanmıyorum. Kendime de, söylesenize bu neyin eseri. Bence bir düşün, dedi. Beş para etmeyen aklıyla düşünmemi önerdi. Tamam dedim. Bak düşünüyorum da şimdi, hatta yazıyorum bile.


"Yaşamı hissetmiyordum; değer yargılarıyla ilgili her kavramın dolaşımı, bende, kurumuş bir ırmaktı. Yaşam, bir nesne, bir biçim değildi bende; bir dizi mantık yürütmeydi yalnızca. Ama boşuna işleyen, bir yere ulaştırmayan mantık yürütmelerdi bunlar ve bende, irademin kesinleştiremediği "taslaklar" biçiminde kalıyorlardı."

İntihar insana güç katıyor. Ölebilirim'den çok, öldürebilirim'in kudretini damarlarımdaki beş para etmez kanda bulabiliyorum. Bir cesaret değil bir korkunun eseri, diyenler bile oluyor. Bunu yapabilmek Tanrıya inanan biri için çok zor, düşünsene affetmiyor ki. Bunu yapabilmek bir ateist için çok zor, düşünsene bitti, daha yok. Bunu yapabilmek kimin için kolay? Nilgün Marmara için mi. Saçmalamayın.

"Buradan intihar durumuna geçmem için de benliğimin bana geri dönmesini beklemeliyim, varlığımın tüm eklemlerini özgürce oynatabilmeliyim. Tanrı beni, umutsuzluğun içine bıraktı, sanki ışıkları bana ulaşan çıkmazlar burcunun ortasına bıraktı. Ben artık ne ölebiliyorum, ne yaşayabiliyorum, ne de ölümü ya da yaşamı istememezlik edebiliyorum. İnsanların tümü de benim gibi."

Dağılabilirsiniz.
İntihar Üzerine / Antonin Artaud

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Reservoir Dogs

biz bahşişe inanmayanların kutsal filmi.

13 Mayıs 2011 Cuma

12 Mayıs 2011 Perşembe

Little Miss Sunshine (Küçük Gün Işığım)




 Uzun zamandır bir film izlerken bu kadar gülmemiştim.

1 Mayıs 2011 Pazar

V for Vendetta

İyi ki bu kadar geç izlemişim

26 Nisan 2011 Salı

Bitti.

Bugün son kez 21 yaşımdayım.
Bir senede insan kaç yaş büyüyebilir?

25 Nisan 2011 Pazartesi

Quasimodo / Luci ed Ombri

Yorum yapmak bana düşmez. Hayır asla.

 "Geri dön!" diye seslendi Tırtıl, Alice'in arkasından. "Önemli bir şey söyleyeceğim!" Bu kesinlikle umut vericiydi. Alice geri dönüp Tırtıl'ın yanına geldi. "Öfkene hakim ol," dedi Tırtıl. "Hepsi bu mu?" dedi Alice öfkesini belli etmemeye çalışarak. "Hayır," dedi Tırtıl.

 Bazı şeyler yapılmaya başlandığında mükemmele yakın oluyor. Sonra bitirmek gerekiyor. "Gereklilik" tartışılabilir tabii, ama o an öyle söyleniyor, bitirmek gerekiyor. O kadar kötü oluyor ki diğer yarısı, bitirmek kelimesi eksik kalıyor.

O zaman Quasimodo'yu buluyor peder.

 Işığın sevilmesininse iki nedeni var, biri gölgeler, diğeri karanlık. Biri ışığın az olması durumu, diğeri yok olması durumu. Böyle.

21 Nisan 2011 Perşembe

dönümü

Küçük falan değildim. Ne yaşadığımın farkına varacak kadar gelişmişti zihnim.
Sabah telefonun alarmı çaldı. Yıldönümü: Aşk!

Benim tek bir aşkım var diye düşünmedim ilk başta. İlk başta aklıma "Aşık olma zamanım geldi bu da 21. yüzyıla uygun bir vahiy heralde" gibi sonradan "Allah'ım çok pardon gerçekten" dememe sebep olacak şeyler geldi.

Aşk, D.'nin doğum günüymüş. Bugünmüş. Aşık olduğum tek adam bugün doğmuş. Sevgilim...
Tekrar yaşayamayacağımdan, tekrar hissedemeyeceğimden öyle korkuyorum ki...

16 Nisan 2011 Cumartesi

Tutunamıyorum... / Uyuyan Kadın IV

Denedim tamam mı. Çabaladım hatta.
Mutlu görünen insanların arasına karıştım, içlerini gördüm.
Hatta görmezden geldiğim bana göre basit olanların bile kendilerince yüce duyguları vardı, onlarla yaşadım.
Bazılarının gözleri çok güzeldi kabul, bazılarının gülüşleri, bazılarınınsa ses tonları. Kadınlar vardı hem bazı adamlar onları dudaklarından öperlerdi.
Uzun, uzun olduğu kadar sıkıcı, sıkıcı olduğu kadar uzun ve tabii ki uzun olduğu kadar da sıkıcı olan o yolları ben çok iyi belledim. Daha söylemediğim neler neler...

Denedim dedim! Çabam görülmeye bile değerdi!
Anlaşılamamak falan değil ki derdim, anlatamıyorum ben. Anlatamadım ama onlar anlatabildiler. Onlar her seferinde kalkmayı bildiler, onlar her seferinde tutunacakları çürük olmayan bir dal bulabildiler. Ben onlardan biri olmaya çalışmadım, onlarsa hiç ben olamadılar.
Gündüz gözü kabus görüyorum hem küçücük bir çocuğun kocaman irisindeki o siyah noktalardan daha güzel düşlerim.
Sırları da paylaştılar. Halbuki onlar paylaşılmamışlıklarıyla tanımlanıyordular. Ama sırlar da paylaşıldılar, deforme oldular, yok oldular. Ve onlar onlara sır demeye devam ettiler. Bana da bunu yapmaya çalıştılar, gördüm, denediler.

Denemiştim. Çabam bile...
"Düşlerim kaldı, yalnızım düşlerim kaldı."

15 Nisan 2011 Cuma

Yasemin Çayı -IV-

Aslında ben küfür etmezdim.

Uzungazi Mahallesindeki evimizin sundurma merdivenlerinde otururken akşam, daha önce kavga ettiğim piçin arkasından sesli sesli ana avrat dümdüz gittiğim zaman annem eve çağırdı beni.

9-10 yaşlarındaydım en fazla. Okulda küfretmezdim, yaz tatillerinde mahalledeki çocukların etkisiyle alışırdım, sonra okul başlayınca hoop tekrar temiz aile çocuğu oluverirdim. Bizim evde kimse küfretmez. Evde duyduğumuz tek küfür gol atamayan bir FenerBahçeli futbolcunun ayağına edilen küfürdür, babamın enteresan küfürleri vardır. Kardeşlerimden hiç duymadım sanırım şimdiye kadar, annem hayatta etmez.

Ben niye böyle oldum?
Deliler de hep beni bulurdu.

Annem "kim bu bu kadar iğrenç küfreden" diye düşünmüş. Acı gerçeği anlayınca beni eve çağırmış. Dövüp kızdığını hatırlamıyorum. Ama sonradan hep anlatıldı bu, dalgası geçildi, taklitleri yapıldı, gülündü.

Ben de güldüm.
Düşünce kendine gülenlerdenim ben.
Evet bi' de bizim oralar hep buz olurdu ve ben çok korkardım.

12 Nisan 2011 Salı

Yasemin Çayı -III-

Psikolog aptal çıktı. D. haklıymış. Bir aydır ona "eksiklik"i anlatmaya çalıştım. Anlayamadı. Ehhh! dersiniz ya, öyle dedim. "Salak sen de!"

Bazen ağlamak istersiniz olmaz, bazen hiç olmadık bir anda. O anları öyle çok seviyorum ki. İnsanın duygularını engellemeye çalışmasını hatta bastırdığını sanmasını, acının da mutluluğun da kaybın da huzurun da aynı şekilde dökülmesini gözlerden... falan... Ne diyordum? Hulûsi?

Zaman kavramını anlamaya çalışıyorum. Bazen çok çabuk şey oluyor, sabah. Bazen de gece. Bunun bir ölçüsü olmalı. Böyle olmaz. Kafam karışıyor çünkü benim.

Sonra parmağımda pis bir yarabandı... Değiştirmeye halim yok. Tokadı bir türlü gelemeyen bahar çarptı. Olmuyor böyle Hulûsi, nerdesin Hulûsi...?

Koyun kedi var ama. Gerçekten var.


7 Nisan 2011 Perşembe

Georges Perec - Un Cabinet D'amateur (Harikalar Odası)

"Anlatı akrobatından küçük bir dev yapıt."




2 Nisan 2011 Cumartesi

Disconnectus Erectus

Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İnsan
boyunda olanları bile vardır. İlk bakışta, dış görünüşüyle, insana benzer.
Yalnız, pençeleri ve özellikle tırnakları çok zayıftır. Dik arazide, yokuş
yukarı hiç tutunamaz. Yokuş aşağı, kayarak iner. (Bu arada sık sık düşer).
Tüyleri yok denecek kadar azdır. Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme
duygusu zayıftır. Bu nedenle tehlikeyi uzaktan göremez.

Erkekleri, yalnız bırakıldıkları zaman acıklı sesler çıkarırlar.Dişilerini
de aynı sesle çağırırlar. Genellikle başka hayvanların yuvalarında (onlar
dayanabildikleri sürece) barınırlar. ya da terkedilmiş yuvalarda yaşarlar.
Belirli bir aile düzenleri yoktur. Doğumdan sonra ana, baba ve yavrular ayrı
yerlere giderler. Toplu olarak yaşamayı da bilmezler ve dış tehlikelere karşı
birleştikleri görülmemiştir. Belirli bir beslenme düzenleri de yoktur. Başka
hayvanlarla birlikte yaşarken onların getirdikleri yiyeceklerle geçinirler.
Kendi başlarına kaldıkları zaman genellikle yemek yemeyi unuturlar. Bütün
huyları taklit esasına dayandığı için, başka hayvanların yemek yediğini
görmezlerse, acıktıklarını anlamazlar. (Bu sırada çok zayıf düştükleri için
avlanmaları tavsiye edilmez).

İçgüdüleri tam gelişmemiştir. Kendilerini korumayı bilmezler. Fakat -gene
taklitçilikleri nedeniyle- başka hayvanların dövüşmesine özenerek kavgaya
girdikleri olur. Şimdiye kadar hiçbir tutunamayanın bir kavgada başka bir
hayvanı yendiği görülmemiştir. Bununla birlikte, hafızaları da zayıf olduğu
için, sık sık kavga ettikleri, bazı tabiat bilginlerince gözlemlenmiştir.
(Aynı bilginler, kavgacı tutunamaynların sayısının gittikçe azaldığını
söylemektedirler).

Din kitapları, bu hayvanları yemeyi yasaklamışsa da gizli olarak
avlanmakta ve etleri kaçak olarak satılmaktadır. Tutunamayanları avlamak çok
kolaydır. Anlayışlı bakışlarla süzerseniz hemen yaklaşırlar size. Ondan sonra
tutup öldürmek işten bile değildir. İnsanlara zararlı bazı mikroplar
taşıdıkları tespit edildiğinden, belediye sağlık müdürlüğü de tutunamayan
kesimini yasak etmiştir. Yemekten sonra insanlarda görülen durgunluk, hafif
sıkıntı, sebebi bilinmeyen vicdan azabı ve hiç yoktan kendini suçlama gibi
duygulara sebep oldukları, hekimlerce ileri sürülmektedir. Fakat aynı
hekimler, tutunamayanların bu mikropları, kasaplık hayvanlara da
bulaştırdıklarını ve bu sıkıntılardan kurtulmanın ancak et yemekten
vazgeçmekle sağlanabileceğini söylemektedirler.

Hayvan terbiyecileri de tutunamayanlarla uzun süre uğraşmış ve bunları
sirklerde çalıştırmak istemişlerdir. Fakat bu hayvanların, beceriksizlikleri
nedeniyle hiçbir hüner öğrenemediklerini görünce vazgeçmişlerdir. Ayrıca
birkaç sirkte halkın karşısına çıkarılan tutunamayanlar, onları güldürmek
yerine mahzun etmişlerdir. (Halk gişelere saldırarak parasını geri
istemiştir).

Filden sonra, din duygusu en kuvvetli hayvan olarak bilinir. Öldükten
sonra cennete gideceği bazı yazarlarca ileri sürülmektedir. Fakat toplu, ya da
tek gittikleri her yerde hadise çıkardıkları için, bunun pek mümkün olmayacağı
sanılmaktadır.

Başları daima öne eğik gezdikleri için, çeşitli engellere takılırlar ve
her tarafları yara bere içinde kalır. Onları bu durumda gören bazı yufka
yürekli insanlar, tutunamayanları ev hayvanı olarak beslemeyi denemişlerdir.
Fakat insanlar arasında barınmaları -ev düzenine uyamamaları nedeniyle- çok
zor olmaktadır. Beklenmedik zamanlarda sahiplerine saldırmakta ve evden
kovulunca da bir türlü gitmeyi bilmemektedirler. Evin kapısında günlerce,
acıklı sesleriyle bağırarak ev sahibini canından bezdirmektedirler. (Bir
keresinde, ev sahibi dayanamayıp kaçmışsa da, tutunamayan, sahibini
kovalayarak, gittiği yerde de ona rahat vermemiştir).

Şehirlere yakın yerlerde yaşadıkları için, onları şehrin içinde, çitle
çevrili ve yalnız tutunamayanlara mahsus bir parkta tutarak, sayılarının
azalmasını önlemeyi düşünmenin zamanı artık gelmiştir.

s.149-151

1 Nisan 2011 Cuma

Truman Capote - Tiffany'de Kahvaltı


"Gülünç değil, yalnızca insanın sinirine dokunuyor." Omuzlarını silkti. "Her şey bir yana, yarın nerede olacağımı nasıl bilirim? Onun için kartıma gezgin yazmalarını söyledim. Her neyse, boş yere para harcamaktan başka bir şey değildi bu kartları bastırmak. Şu var ki, oradan bir şey satın almayı çok istedim. Tiffany'den almıştım onları." Benim martinime uzandı; hiç dokunmamıştım. İki yudumda yuvarladı ve elimi tuttu. "Dikilip durmayı bırak, O.J. ile arkadaş olacaksın" dedi. s.49-50


Holly "Sakın bir yabaniyi sevmeyin, Mr. Bell," diye ona öğüt verdi. "Dok'un yaptığı yanlışlık buydu. Eve durmadan yabani şeyler taşıyordu. Kanadı incinmiş bir şahin. Bir kez, ayağı kırılmış kocaman bir vaşak getirdi. Kalbini bir yabaniye vermemelisin: onları ne kadar çok seversen, onlar da o kadar kuvvetlenirler. En sonunda ormana kaçacak kuvveti kazanırlar. Ya da bir ağacın en tepedeki dalına uçarlar. Sonra daha yüksek bir ağaca. Sonun bu olur, Mr. Bell. Eğer kendini yabaıl bir şeye kaptırırsan. Sonunda gökyüzüne bakakalırsın. s.83

Gülümsedi, neşesiz bir gülümsemeydi bu. "Ama ben ne olacağım?" dedi fısıltıyla ve tekrar titredi. "Çok korkuyorum Buster. Evet, en sonunda. Bu hep böyle sürüp gidebilir. Elimdekini atıncaya kadar benim olduğunu bilmemek. Kötü kırmızılıklar, bunlar bile hiçbir şey değil. Şişman kadın hiçbir şey değil. Fakat bu; ağzım o kadar kuru ki yaşamam için tükürmem gerekse, yapamam." Arabaya girdi, koltuğa çöktü. "Özür dilerim. Haydi gidelim." s.122

28 Mart 2011 Pazartesi

Sandalda Akşam Yemeği

Geri geleceksiniz,
Sizi almam için geri geleceksiniz bayım. 
Siz evet, bıyıklı olan.

Bazen kocaman kocaman eller yağıyor gökyüzünden, görüyorsunuzdur. İnsanlar kaçar. Ben altında durup bir elin üzerime düşmesini beklerim, yakamdan tutup beni yukarı çekeceğini sanırım. Ama insanlar kaçar. Sorun değil. 

Aslında hava sıcacık. Ama karşıyı göremiyorum ben şuan. Sis kapladı ortalığı. Sabah da soğuktu. Öğlen fazlasıyla sıcak. Şimdi güzel hava. Havadan sudan konuşmak her zaman için bütün insanların işine gelir. Çünkü sizi tanımıyorum. Siz de beni. 

Biriktiremedim. En sonunda aldığım tedbirlere ve verdiğim kararlara rağmen o kızı özlüyor olduğuma karar verdik. Dedim ki: "Bir daha asla yaşayamacağımı bildiklerimin etkisinin yokolmasına hele hele acı çekmemek gibi bayağı bir sebep uğruna kaybolmasına müsaade edemem!" Sorun değil ama. Sorun yok. 

Kediler her yere kokularını bırakırlar. Ben de göz izlerimi bırakıyorum. Baktığında bakmış olduğumu duy ve peşime düş diye. Yalan söylemiyorum. Yalanlardan uzağım. Beklemiyorum, beklentiler bana uzak. Yalnızca birşey var. Söyleyemediğim birşey. 

Çünkü benim insanlarla konuşmam zaman alıyor. Alışmam gerekiyor bakışlarına, ellerine ve varlığıma verdiği tepkilere. Henüz alışamadan... Neler söyledim böyle.

Şimdi ben gidiyorum. Gelin diye.


22 Mart 2011 Salı

Mendilimdeki Bazı Diğer Sesler



Aber das ist eine Schweinerei!

Neyse. Herneyse. Her kimseyse neyse.. Bilemiyorum.

"...
her yere yetişilir
hiç bir şeye geç kalınmaz
çocuğum beni bağışla
ahmet abi sen de bagışla...

boynu bükük duruyorsam eğer
içimden böyle geldiği için değil
ama hiç değil
ah güzel ahmet abim benim
insan yaşadığı yere benzer
o yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
suyunda yüzen balığa
topragını iten çiceğe
dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
konya'nın beyaz
antebin kırmızı düzlüğüne benzer
göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
denizine benzer ki dalgalıdır bakışları
evlerine, sokaklarina, kosebaslarina
öylesine benzer ki
ve avlularina

(bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)

ve sözlerine

(yani bir cep aynası alım-satımına belki)

ve bir gün birinin bir adres sormasına benzer
sorarken sorarken üzünçlü bir ev görüntüsüne
camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına
öyle bir cigara yakımına, birinin gazoz açmasına
minibüslerine, gecekondularına
hasretine, yalanına benzer

anısı ıssızlıktır
acısı bilincidir
bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
gülemiyorsun ya, gülmek
bir halk gülüyorsa gülmektir

ne kadar benziyoruz türkiye'ye ahmet abi...
bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
dirseğin iskemleye dayalı

-- bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben --

cigara paketinde yazılar resimler
resimler: cezaevleri
resimler: özlem
resimler: eskiden beri

ve bir kaşın yukarı kalkık
sevmen acele
dostluğun cabuk
bakıyorum da şimdi
o kadeh bir küfür gibi duruyor elinde...

ve zaman dediğimiz nedir ki ahmet abi
biz eskiden seninle
istasyonları dolaşırdık bir bir
o zamanlar malatya kokardı istasyonlar
nazilli kokardı

ve yağmurdan ıslandıkça edirne postası
kil gibi ince istanbul yağmurunun altında
esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen

kadının ütülü patiskalardan bir teni
upuzun boynu
kirpikleri
ve sana ahmet abi
uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
sofranı kurardı
elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
cezaevlerine düşsen cigaranı getirirdi
cocuklar doğururdu

ve o çocukların dünyayı düzeletecek ellerini işlerdi bir dantel gibi
o çocuklar büyüyecek
o çocuklar büyüyecek
o çocuklar...

bilmezlikten gelme ahmet abi
umudu dürt
umutsuzlugu yatıştır
diyeceğim şu ki
yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse
çocuklar, kadınlar, erkekler
trenler tıklım tıklım
trenler cepheye giden trenler gibi
işçiler
almanya yolcusu işçiler
kadınlar
kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
ellerinde bavullar, fileler
kolonyalar, su şiseleri, paketler
onlar ki, hepsi
bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler
ah güzel ahmet abim benim
gördün mü bak
dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
ve dağılmış pazar yerlerine memleket
gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
gelse de
öyle sürekli degil
bir caz müziği gibi gelip geciyor hüzün
o kadar çabuk
o kadar kısa
işte o kadar...

ahmet abi, güzelim, bir mendil niye kanar
diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar

mendilimde kan sesleri...


 Edip Cansever

20 Mart 2011 Pazar

Kumrular

Lafı geçmiştir belki daha önce, çünkü geçen yaz da kumru ailesi yeni bir kumru getirdiler dünyaya bizim balkonda. Önce gelip gittiler bi kaç hafta. Yerin uygun olup olmadığını anlamaya çalıştılar sanırım. Sonra bizim kombinin üstüne dal taşımaya başladılar. Bunları ağbimle gülerek anlattık insanlara. Dişi olan yerleşti tabii yuvaya sonra. İki yumurta vardı. Bir yavru oldu. Tabii yaklaştırmıyorlar yanlarına. Hemen bir telaş, biz de korkutmamak için pek ilişmedik açıkçası. Nöbetleşe gelip gidiyorlardı.Daha doğrusu hep anne olan bekliyordu yumurtayı ama bazen çıkması gerekiyordu -ne için? bilmiyorum- o zamanlar o benim evde taklit ettiğim sesiyle çağırıyordu kocasını geliyordu o da.

Sonra batırdıkları balkonu annemin görmesinden ve gazabından korktuğumuzdan o bir hafta içinde kocaman olup uçan yavrunun hemen ardından kombiyi de balkonu da temizledik. Kış boyu pencere kapalı olduğu için gelemediler. Arada bir açınca hemen geliyorlardı o ayrı.

Şimdi yine, yeni bir yavru için balkonumuzdalar. Anne yine bekliyor. Bazen çağırıyor kocasını gelmiyor. Feminist damarım tutunca "Bak gelmiyor o kocan olacak! Kim bilir hanki kuşun peşinde" diye gaz veriyorum bizimkine. Ağbim gülüyor kumrunun oralı olduğunu samam.

Yavrular yumurtadan çıkınca öyle hızlı büyüyorlar ki inanamazsınız. Bir hafta önce gördüğünüz kafasını tutamayan, parkinsonlu gibi sürekli titreyen yavru kumru bir hafta sonra kanatlarını açıp annesini kanatlarının altına alabilecek kıvama geliyor. Bir iki denemeden sonra uçuyor. Bu yeni yavruyu da merakla bekliyorum. Bunun gelişimini daha yakından takip etme planlarım var.




18 Mart 2011 Cuma

sorular

Aslında saat 8 buçukmuş. Ama ben telefonun ekranına bakım 10 buçuk görünce hayret ettim. Ne zamandır ben hep 8-8 buçuk gibi uyanıyorum. Şikâyetçi değilim.

Nedense son günlerde şikâyet etmeye mecalim yok. Yıllar geçiyor ve hiçbir şey değişmiyor ve insan beyni birşeylerin değişmediğine, değişmeyeceğine bir türlü ikna olmuyor. Ve başkalarının da bunu hissetmesi insanı rahatlatmıyor.

            Bana bakıyor. Yol boyu. Ne bakıyorum ne de merak ediyorum. Hiçbir şey. Kelimenin tam anlamı vardır ya. Öyle. İnsanların –mecburen- konuşması gerektiğine ikna oluyorum. Hiç ilgilendirmese de kimseyi, anlatıldıktan hemen sonra unutulsa da, özelliği olan anıların –çok komik? ya da çok üzücü?- anlatılması gerek. O zaman diliminin öyle doldurulması gerek.

            Bazen ait olduğum yeri ilk görüşte tanırım gibi hissediyorum. Bazen “O”nu ilk görüşte anlarım gibime geliyor. Bazen romanımı bir günde yazarım sanki. Bazen parmağımı oynatsam herşey çok daha güzel olacakmış gibime geliyor. Parmak oynatmak bu kadar zor olmasaydı eğer…

            Güneşle açıyorum gözlerimi kaç gündür. Öyle değişik bir şey ki… Kendimi sahile atıyorum. Her gün gördüğüm insanlara artık alışan gözlerim eksikleri de hissediyor. Konuşuyorlar arkadaşlarım ve bazen en çok ben, gülüyoruz ve bazen en çok ben. Güneş parlıyor biz geziyoruz. Güneş parlıyor biz yemek yiyoruz, nargile içip eğleniyoruz. Güneş parlıyor ve annem arayıp mutluluktan gözyaşı dökmeme sebep olacak haber veriyor ve ben o sesi duyup huzur doluyorum. Güneş parlıyor ve biz akşamları dışarı çıkıyoruz. Konuşmak zorunda oluyor her an biri. Gülmezsek olmaz bir an. Gülmeliyiz. Ve güneş parlıyor, herkes iyi herkes güzel görünüyor.

            Ders çıkışı biri “yağmur” diyor. “Ne?” diyorum, “yağmur” diyor. Üzerime kocaman taneler düşüyor, ahmak ıslatan. Gülmüyorum, gülümsüyorum. Konuşmuyorum, hissediyorum. Hayat bazen sadece bir yağmur damlasına ihtiyaç duyduğunuzu gösteriyor size ve yağmuru yaratana teşekkür ediyorsunuz.
            Ama yağmura aşığım.